11 Nisan 2014 Cuma

2014 Oscar Tahminleri


Bu yıl 86’ıncısı düzenlenecek olan Oscar ödül törenine birkaç gün kala, adaylık kazanan tüm filmleri izleyip tahmin yapma telaşı son hızla devam ediyor. Geçmiş yıllardan farklı olarak özellikle “En iyi film” dalında kıyasıya bir rekabetin yaşanması beklenirken, oyunculuk dallarında da sürprizlerle karşılaşmamız muhtemel.

En İyi Film:
“En İyi Film” dalının galibi son yıllarda törenden haftalar önce çoğu sinema meraklısı tarafından kolayca tahmin edilebiliyordu. Argo, The King’s Speech, The Artist ve The Hurt Locker gibi filmlerin gerek Oscar kokan kurguları gerekse dönemin politik atmosferine uygun yapıları sayesinde rakiplerinin arasından sıyrılmaları büyük sürpriz sayılmamıştı.  2013’ün global trendlerine uygun bir biçimde aralarında politik içerikli bir filmin yer almadığı bu yılın adayları ise daha çok gerçek yaşam öykülerini konu alıyor. Son birkaç senede olduğu gibi dokuz filmin yarıştığı kategoride, Steve McQueen’in 12 Years a Slave’i ve Alfonso Cuaron’un Gravity’si öne çıkan filmler. 12 Years a Slave çoğu eleştirmene göre bir adım önde görünse de, filmin çok da yeni bir şey söylemeyen öyküsü ve klişe karakterleri yüzünden önemli bir kesimin gönlü Gravity’den yana. Bu iki film dışında Scorsese’nin The Wolf of Wall Street ve David O.Russell’ın American Hustle’ı çarpıcı senaryoları ve muhteşem oyuncu performanslarına karşın klasik izleyici için “zor” filmler olmalarından ötürü büyük ödüle çok yakın durmuyorlar. Alexandre Payne’in Nebraska’sı, Jean-Marc Vallée’nin Dallas Buyers Club’ı ve Paul Greengrass’in Captain Phillips’i ise yine tek başına çok iyi filmler olmalarına karşın bu ödülü kazanması zor görünen diğer yapımlar.


En İyi Erkek Oyuncu:
Büyük bir rekabetin yaşanacağı bir diğer dal da kuşkusuz “En İyi Erkek Oyuncu” dalı. Son birkaç yıldır büyük bir çıkış içinde olan Matthew McConaughey ile oyuncu dalında dördüncü adaylığını alan Leonardo DiCaprio bu kategorinin favori isimleri. Öte yandan 12 Years A Slave’de çok iyi bir performans sergileyen Chiwetel Ejiofor ile tam 35 yıl aradan sonra ve belki de kariyerinde son kez Oscar adaylığı kazanan Bruce Dern’i de göz ardı etmemek gerekir.


En İyi Kadın Oyuncu:
Bu yılki törenin kimin kazanacağı hemen hemen belli olan tek kategorisi belki de “En İyi Kadın Oyuncu” kategorisi. Woody Allen’ın Blue Jasmine’inde unutulmaz bir oyun çıkaran Cate Blanchett büyük bir olasılıkla törenden ikinci Oscar heykelciğini alarak ayrılacak. Onu zorlamaya en yakın aday ise Gravity’de bize yıllar sonra iyi bir oyuncu olduğunu hatırlatan Sandra Bullock.   


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:
Yıllar sonra beyazperdeye Akademi üyelerinin hoşuna gitme şansı yüksek bir rolle dönen Jared Leto bu kategorinin favorisi. İlk oyunculuk deneyiminde son derece başarılı bir iş çıkaran Barkhad Abdi ve American Hustle’daki performansıyla büyük övgü toplayan Bradley Cooper bu dalda diğer iddialı isimleri. 12 Years A Slave’de bana göre klişe bir kötü adamı oynayan Michael Fassbender ile kendisi dâhil çoğu kimsenin neden aday olduğunu anlayamadığı Jonah Hill 2 Mart gecesi büyük ihtimalle rakiplerini alkışlamakla yetinecekler.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
Geçen yılın “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü sahibi Jennifer Lawrence ile 12 Years A Slave’de iç burkan bir performansa imza atan Lupita Nyong’o bu kategorideki şanslı isimler olarak göze çarpıyor. Lawrence’ın performansı çok başarılı bulunsa da daha geçen yıl ödül kazanması ve ödül almak için sahneye çıkarken yaşadığı talihsizlik nedeniyle(!) heykelciğin Fassbender’ın türlü işkencelerine göğüs geren Nyong’o’ya gitme olasılığı yüksek. Nebraska’nın bir diğer sevimli ihtiyarı June Squibb ile Blue Jasmine’de Cate Blanchett’ın yanında ezilmeyen Sally Hawkins ise adaylıkla yetinmek zorunda kalacak isimler.

En İyi Yönetmen:
Gravity’le sinema sanatında çığır açan bir yapıma imza atan Alfonso Cuaron bu ödüle ulaşamazsa biraz ayıp olur herhalde. Farklı bir yılda aday olsalar ödül kazanmaları muhtemel olan Alexandre Payne, Martin Scorsese ve David O.Russell ise sanıyorum gecenin şanssız isimleri arasında yer alacak yönetmenler.


En İyi Özgün Senaryo:
Spike Jonze’un Her’le “En İyi Film” ödülünü kazanması zor gibi ancak “En İyi Özgün Senaryo” dalında ödüle uzanarak teselli bulacak gibi görünüyor. American Hustle ile David O.Russell & Eric Warren Singer, Dallas Buyer Club ile de Craig Borton & Melisa Wallack ikilisi Jonze’u en fazla zorlayacak adaylar.

En İyi Uyarlama Senaryo:
Bu kategoriyle ilgili, 12 Years A Slave “En İyi Film” dalında Gravity’ye mağlup olsa bile uyarlama senaryo dalında Oscar’ı kimselere kaptırmayacak gibi bir izlenimin hâkim olduğu söylenebilir. Philomena ile Steve Coogan & Jeff Pope ikilisi ile Before Midnight’la yıllar sonra tekrar bir araya gelen Julie Delpy & Ethan Hawke & Richard Linklater üçlüsü ödüle yakın görünen diğer adaylar.

En İyi Yabancı Film:
Sürprizlere açık bir kategori de “En İyi Yabancı Film” kategorisi kuşku yok ki. Kazandığı onlarca ödüle rağmen adaylık dahi alamayan La Vie d’Adèle (Blue is the Warmest Color)’ın uğradığı haksızlık bir yana geçmiş senelerde ödüllerin hep umulmadık filmlere gittiği bu dalda gecenin galibinin kim olacağı büyük merak konusu. İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun La grande belleza (The Great Beauty) isimli filmi diğer adaylardan bir adım önce gibi görünse de gösterime girmelerinin ardından bir hayli zaman geçmiş olan Danimarka adayı Jagten (The Hunt) ile Belçika Adayı The Broken Circle Breakdown sürpriz yapma potansiyeli yüksek çok başarılı iki film olarak göze çarpıyor.


En İyi Animasyon:
Tahmincileri sık sık yanıltan dallardan biri de “En İyi Animasyon”. Bu dalda gecenin en şanslı filmi büyük bir gişe başarısına imza atan Frozen olarak görünürken Miyazaki’nin son başyapıtı The Wind Rises ile Fransa & Belçika ortak yapımı Ernest & Celestine kategorinin diğer iddialı yapımları. 

Tahminler:

En İyi Film: Gravity
En İyi Erkek Oyuncu: Matthew McConaughey
En İyi Kadın Oyuncu: Cate Blanchett
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Jared Leto
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Lupita Nyong’o
En İyi Yönetmen: Alfonso Cuaron
En İyi Özgün Senaryo: Her
En İyi Uyarlama Senaryo: 12 Years A Slave
En İyi Yabancı Film: The Great Beauty
En İyi Animasyon: Frozen


Bağımsız Sinemayla Dolu 11 Gün: !f 2014


Bu yıl on üçüncüsü düzenlenen If! Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin programı geçtiğimiz günlerde açıklandı. 13 Şubat – 23 Şubat tarihleri arasında düzenlenecek festivalin programı bu yıl bir hayli zengin. Altın Küre Ödülleri ve Oscar adaylıklarında boy gösteren Amerikan bağımsız filmlerinden farklı ülkelere ait ödüllü belgesellere geniş bir yelpaze var karşımızda.

Festival bu yıl Keşif, Digiturk Galaları, !f Music, Oyun, Aşk & Başka Bi’Dünya, Gökkuşağı, Sanat Hayat İçindir, Ev, Karanlık & Köşeli, Kült, Özel Gösterimler, Sundance: Özel Çalışma ve Türkiye’den Kısalar gibi farklı alt bölümlere ayrılmış.

Aynı zamanda 15.000 dolar ödüllü uluslararası yarışmaya da dâhil olan filmlerinden oluşan Keşif bölümünün yıldızı daha önce kısa film ve belgesel çalışmalarıyla dikkat çeken Clio Barnard’ın 13 yaşındaki iki arkadaşın büyüme sancılarını anlatan Bencil Dev (The Selfish Giant) isimli filmi. Bunun yanı sıra İran’lı yönetmen Shahram Mokri’nin Balık ve Kedi (Mahi va Gorbeh) ve Kerkük doğumlu Hisham Zaman’ın Norveç yapımı filmi Kar Yağmadan Önce (Før snøen faller) bu bölümün keşfedilmeyi bekleyen diğer yapımları.


Festivalin en popüler filmlerden oluşan bölümü şüphesiz Digiturk Galaları. Daha önce 2014’ün iştah kabartan filmleri isimli yazıda bahsettiğim Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club), Rüzgâr Yükseliyor (The Wind Rises) ve İtiraf (Nymphomaniac)’ın yanı sıra James McAvoy’un tek başına sürüklediği Jon S.Baird’in çılgın filmi Pislik (Filth), Destin Cretton’un bol ödüllü filmi Short Term 12, geçen yılın en sıkı romantik komedisi Şu An Muhteşem (The Spectacular Now) ve 2010’da Submarine’le beğeni toplayan Richard Ayoade’ın Dostoyevski’nin aynı adlı romanından uyarladığı Jesse Eisenberg ve Mia Wasikowska’lı Öteki (The Double) bölümün diğer bombaları.  Bunların dışında 2000 yılında çektiği Sexy Beast’in başarısını bir türlü tekrarlayamayan Johathan Glazer’ın baş döndürücü bilim kurgusu Derinin Altında (Under The Skin), son filmleri hayal kırıklığı yaratsa da Reconstruction hatırına takip etmeye devam ettiğimiz Christoffer Boe’nin son filmi Sex, Drugs & Taxation, Wong Kar Wai’nin çektiği iki dalda Oscar adayı olan Büyük Usta (The Grandmaster) ve Michel Gondry’nin yenilikçi animasyon/belgeseli Is the Man Who Is Tall Happy?’nin de görülmeyi hak eden filmler olduğunu söyleyebilirim.



Oyun isimli bölümde Mark Cousins’ın Sinema ve Çocukların Hikayesi (A story of Children and Film) isimli belgeseli ile Benedikt Erlingsson’un katıldığı farklı festivallerden ödüllerle dönen komedisi Atlar ve İnsanlar (Hross i Oss) dikkat çeken yapımlar. Bunların yanında genç yönetmen Randy Moore’un Disneyland’ı ters yüz ettiği Escape from Tomorrow merak uyandıran bir başka film.


Bu yıl altı filmin yer aldığı Gökkuşağı Bölümü’nde Jeffrey Schwarz’ın John Waters filmlerinden tanıdığımız Divine’ın hayatını anlattığı I am Divine isimli belgesel ve 80’li yılların ortasında AIDS’in, henüz bu hastalık hakkında günümüzdeki kadar bilgi sahibi olmayan insanların ilişkileri üzerindeki etkisini anlatan Chris Mason Johnson filmi Test ilk bakışta göze çarpan yapımlar.  1978 yılında, darbe dönemi Brezilya’sında genç bir asker ve bir kabare sanatçısı arasındaki aşkı anlatan bol ödüllü Dövme (Tatuagem) ‘nin de bu bölümün ilgi çeken filmlerinden biri olduğunu ekleyeyim.

Korku ve gerilim filmlerini bir araya getiren Karanlık & Köşeli isimli bölümde 2007’de çektiği Murder Party ile belli bir hayran kitlesi edinen Jeremy Saulnier’nin İntikam (Blue Ruin)’ı ve ABC’s of Death 2’de de yer alacak yönetmenlerden biri olan E.L.Katz’ın çeşitli festivallerden ödülle dönen kanlı filmi Ucuz Heyecanlar (Cheap Thrills) gibi filmler yer alıyor. 2009 tarihli Amer’den hatırlayacağımız Hélène Cattet & Bruno Forzani ikilisinin yeni filmi Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi (L’étrange Couleur Des Larmes de Ton Corps) ise sürpriz yapmaya aday bir yapım olarak dikkat çekiyor.


Ağırlıklı olarak belgesellere yer verilen Aşk & Başka Bi’dünya ve Sanat Hayat İçindir bölümlerinde üç yapım öne çıkıyor: Zachary Heinzerling’in Oscar töreninde de boy gösterecek olan Genç Kız ve Boksör (Cutie and the Boxer)’ü, Jehane Noujaim’in yine Oscar’a aday gösterilen Mısır Devrimi hakkındaki belgeseli Meydan (Al Midan) ve Jason Osder’in Tribeca da dahil olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen çalışması Bırakın Yansın (Let It Burn). Bunlarla birlikte ünlü illüzyonist Teller’ın ressam Vermeer’ın tekniklerini anlamaya çalışan bir mucit ile ilgili BAFTA adayı belgeseli Tim’in Vermeer’i (Tim’s Vermeer) da ilgiyi hak eden başka bir yapım.


Görüldüğü gibi bu yıl da karşımızda oldukça yüklü bir içerik var ve tüm bu filmler arasından seçim yapmak elbette kolay değil ama adet olduğu üzere on filmlik bir “Bunları Kaçırmayın” listesi yapmak gerekirse -Under The Skin, The Spectecular Now ve I am Divine’ı liste dışı bırakmanın vicdan azabı eşliğinde- aşağıdaki filmleri sıralayabilirim:

Nymphomaniac
The Double
Short Term 12
The Square
Dallas Buyers Club
The Wind Rises
The Selfish Giant
 Test
Blue Ruin
Filth


Not: Festival içeriği ile ilgili detaylı bilgiye ve film programına http://www.ifistanbul.com/tr/filmler/index.asp adresinden ulaşabilirsiniz)

Online, ücretsiz ve legal: My French Film Festival



İnternetteki film ve dizi sitelerinin birer birer kapatıldığı, biz kullanıcıların ise her gün yeni bir yasakla karşı karşıya kaldığı şu günlerde Dünya üzerindeki ilk online film festivali olma özelliğini taşıyan My French Film Festival, 4.kez izleyicileriyle buluşmaya hazırlanıyor. Önemli firmaların sponsorluğunda ilk kez 2010 yılında düzenlenen, geçtiğimiz yıl ise Türk izleyicilerle de buluşan organizasyonda bu yıl on uzun metrajlı, on da kısa metrajlı film yer alıyor. 17 Ocak – 17 Şubat arasında http://www.myfrenchfilmfestival.com/tr/  sitesi üzerinden izlenebilecek filmler arasında en iyiler  yine izleyicilerin vereceği oylarla seçilecek.

Bu yılki festivalde yayınlanacak filmler içinde bence kaçırılmaması gerekenler ise aşağıdaki gibi;

J’enrage de son absence (Yokluğunda çıldırdım)
La Cérémonie(Seremoni) ve Est-Ouest (Doğu-Batı) gibi filmlerden hatırlayacağımız Fransız oyuncu Sandrine Bonnaire’in 2007’de çektiği ve otizmden muzdarip kızkardeşi Sabine’e odaklanan Elle s’appelle Sabine isimli belgeselden sonra ikinci yönetmenlik denemesi olan film, trafik kazasında oğlunu kaybeden bir adamın yıllar sonra karşılaştığı eski eşi ve onun yeni evliliğinden olan oğluyla olan biraz da takıntılı ilişkisini anlatıyor. Usta oyuncu William Hurt’e François Ozon’un Ricky’sinde oynayan Alexandra Lamy ve rol aldığı ilk filmde müthiş bir performans sergileyen küçük oyuncu Jalil Mehenni’nin eşlik ediyor. Filmin senaryosu ise yine Sandrine Bonnaire ve daha önce Un coeur en hiver (Ayazda bir Yürek) ve Confidences trop intimes gibi filmlerin senaryolarına imza atan Jérôme Tonnerre’e ait.


Augustine
19. yüzyılda yaşayan ve modern nörolojinin kurucusu sayılan Fransız bilim adamı Jean-Martin Charcot ile histeri üzerine yaptığı çalışmalarda denek olarak kullandığı 19 yaşındaki hastası Augustine arasındaki ilişkiden bir kesit sunan film, başrollere son dönem Fransız sinemasının en önemli erkek oyuncularından olan Vincent Lindon ve Spike Jonze’un Her’ünde de izleyeceğimiz şarkıcı/oyuncu Soko’yu taşıyor. Ağır temposu ve kasvetli atmosferine karşın başta Lindon ve Soko olmak üzere tüm oyuncu kadrosunun başarılı performansları sayesinde izlenmeyi hak eden filmin yönetmeni ve senaristi, ilk uzun metrajlı filmini çeken genç yönetmen Alice Winocour.

Le jour des corneilles (Kargaların Günü)
Bu yılki festivalin tek animasyon filmi olan Kargaların Günü, ormanda babasıyla birlikte herkesten izole bir hayat yaşayan küçük Courge’un bir gün ormanın dışında çıkmak zorunda kalması ve gittiği köyde tanıştığı yeni insanlar sayesinde hem Dünya’yı hem de kendi geçmişini keşfetmeye başlamasını konu alıyor.  İlk yönetmenlik denemesinde, bu en başta sıkıcı ve sıradan gibi görünen konuyu farklı unsurlarla süsleyip son derece sürükleyici bir hikâye haline getiren Jean-Christophe Dessaint, seslendirme kadrosunda Jean Reno, Isabelle Carré ve dublajın tamamlanmasının hemen ardından aramızdan ayrılan ünlü yönetmen Claude Chabrol’e yer vermiş.


Mobile Home (Seyyar Ev)
İşinden ve kız arkadaşından ayrıldıktan sonra ailesinin yaşadığı köye geri dönen ve burada arkadaşı Julien’le karşılaşıp geleceğe dair planlar yapan Simon’un bu yeni hayata ulaşmak adına çıktığı yolculukta başına gelenleri anlatan bu sempatik film, festivalde yer alan komedi-dramalar arasında en başarılısı bize göre.  İlk uzun metrajlı filmine imza atan François Pirot’nun yönetmenlik koltuğuna oturduğu yapımda başrolleri Hors les murs ve Et soudain tout le monde me manque gibi filmlerden hatırlayacağımız Guillaume Gouix ile daha önce Les saveurs du palais, Chacun sa nuit ve Dans ton sommeil gibi filmlerde rol alan Arthur Dupont paylaşıyor.


Festival kapsamında izleme şansı bulacağımız kısa filmler arasında ise Jean-Bernard Merlin’in Altın Ayı dahil birçok festivale konuk olan filmi La Fugue (Kaçış), Çeçenistan’daki savaştan döndükten sonra eski yaşamına adapte olmakta güçlük çeken bir Rus askerin yaşadıklarını konu alan Le Cri du Homard (Istakozun Çığlığı)  ve modellik yapan genç bir adam ile onun heykelini yapmaya çalışan yaşlı ve kör bir kadını konu alan Argile (Kil) en fazla dikkat çekenler.

Sinema Dergisi Üzerinden Nostalji


1994’ten bu yana başka bir deyişle tam 19 yıldır yayın hayatını ara vermeden sürdüren Sinema Dergisi, bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde bağlı olduğu kurumun el değiştirmesi üzerine yeni sahipleri tarafından apar topar kapatıldı. Bir yandan ülkemizde sinema endüstrisinin büyümesinden, sinema salonlarının sayısının ve gösterime giren film sayısının artmasından bahsedilirken diğer yandan popüler sinema ile ilgili yayınlanan tek derginin kapatılması elbette kabul edilebilir değil. Sinema Dergisi’nin bir diğer özelliği de doğumunun 90’ların ortasına, tam da Türkiye’de popüler kültürün yeniden hâkim olmaya başladığı yıllara denk gelmesiydi. Bu açıdan benim gibi çocukluktan gençliğe adım atma yılları o günlere rastlayan kuşak için başka bir anlam taşıyor, her sayısında o günlere ait hem kişisel hem de toplumsal başka bir hatıra barındırıyordu adeta.



Örneğin henüz internetle tanışmadığımız, izleyeceğimiz filmleri Atilla Dorsay’ın Yeni Yüzyıl’daki köşesinde verdiği yıldızlara göre belirlediğimiz günlerde piyasaya çıkan, Sylvestre Stallone ve Sharon Stone’u sarmaş dolaş bir halde kapağa taşıyan ilk sayı… Bu fotoğrafın yanı sıra kapağın alt kısmında yer alan “Hard Seks Hollywood’da” başlığının gözümüze sokulmasında yayın hayatına yeni atılmanın verdiği tiraj kaygılarının yanı sıra aynı yıllarda yayına başlayan özel televizyonlar sayesinde hayatımıza giren kırmızı noktalı filmler, Tutti Frutti’ler ile Emre Matraş ve Serdar Ortaç’ın akla zarar kliplerinin de etkisi büyüktü şüphesiz. Sayfaları çevirmeye başlayıp Yıldırım Aktuna, Türkan Şoray, Ali Kırca ve Sakıp Sabancı gibi isimlerin iyi dilek mesajlarını geçince Ekim 1994’de gösterime girecek filmler çıkıyordu karşımıza. Meryl Streep ve Kevin Bacon’lı The River Wild, “Geleceğin Yönetmeni” olarak görülen Brad Renfro’lu The Client, “100 milyon dolarlık” True Lies, Jack Nicholson ve Michelle Pfeiffer’ı bir araya getiren Wolf, iki yeni yetme Keanu Reeves ve Sandra Bullock’u star kategorisine yükselten Speed’e rastlıyorduk sırasıyla. “Hard Seks” dosyası ise günümüzde bu tarz bir derginin ipinin çekilmesine yetecek kadar yüksek dozda erotizm içeriyordu: Color of Night, Delta of Venus ve Exit to Eden filmlerinden fırlamış çıplak bedenler sere serpe karşımızdaydı. Derginin Türk sinemasına olan ilgisi de ilk sayıdan başlamıştı: “Yeni Projeler” isimli dosyada Nurseli İdiz, Tolga Savacı, Kaan Girgin ve Lale Mansur gibi şu günlerde adını artık duymadığımız yıldızların yeni filmlerinden bahsediliyordu.


Refahyol iktidarıyla birlikte Türkiye’de muhafazakârlaşma endişesinin iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladığı, Çiller-Erbakan-Yılmaz üçlüsünün televizyonlardan eksik olmadığı, henüz Susurluk kazasının yaşanmadığı ve Fatih Terim’in Galatasaray’ın başında teknik direktör olarak ilk maçlarına çıktığı 1996 yılının Eylül ayında Sinema Dergisi de köklü bir değişim geçiriyordu. Bir kere derginin ebatları değişmiş ayrıca son sayıya kadar sürdürülecek olan “Amerikan cilt” tekniğine geçiş yapılmıştı. Dergi içeriğinde Mission Impossible, Trainspotting ve Eraser gibi filmlerin incelemeleri yer alırken dikkat çeken başka bir nokta da sayfalarda artık yavaş yavaş cep telefonu reklamlarına rastlanmasıydı. Günümüze kadar devam edecek “karton afişet” geleneği de yine bu sayıyla başlamıştı. Cine5 ile “şifreli kanal” kavramının da hayatımıza girmiş olduğu bu dönemde derginin son sayfaları o ay TV’de yayınlanacak filmlere ayrılıyordu.


DSP-MHP koalisyonu ve sonrasında Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı seçilmesiyle şeriat korkusunu atlatan fakat bir yıl önce yaşanan iki depremle büyük yara alan Türkiye bu kez de ekonomik krizlerle karşı karşıyaydı. Bu esnada rock müziğin genç ismi Teoman “Paramparça” diye haykırırken pop müziğin hanımefendisi Candan Erçetin “Elbette” ile ortalığı kasıp kavuruyordu.  Bir ay önce altıncı yaşını kutlayan Sinema Dergisi ise Kasım 2000 sayısında X-Men filmini kapağa taşıyarak günümüze kadar edecek süper kahraman filmleri furyasının açılışını yapıyordu adeta. Özel seans bölümünde internette hangi yıldıza kaç site adandığı incelenirken ayın filmleri olarak The Cell, The Million Dollar Hotel ve Snatch göz çarpıyordu. Işık ve Gölge isimli bölümde Atilla Dorsay, Atina’da katıldığı 13.Avrupa Sinema Panoraması izlenimlerini aktarırken Sinema Dersleri bölümünde Fransız yönetmen Claude Sautet’ye yer veriliyordu. Televizyon sayfalarında Cine5’e bir rakip geldiği görülüyor, Digiturk isimli bir uydu şirketi bünyesindeki Moviemax kanalında Full Metal Jacket, Hilary and Jackie ve Urban Legend gibi filmlerin yayınlanacağı duyuruluyordu. Sinema Çıkışı bölümünde Abuzer Kadayıf ve Oyunbozan filmleriyle kendine has bir “hayran” kitlesi edinen Melda Arat, birçok filmin ortasında uyuyakaldığını ya da salonu terk ettiğini paylaşıyordu bizlerle.

2001’in Ekim ayının başında Dünya hala üç hafta önceki şokun etkisinden çıkamamış, nedenleri ve sonuçları bugün hala tartışılan 11 Eylül saldırıları global bir paranoyanın ilk tohumlarını atmıştı. Türkiye ise Ecevit-Sezer arasındaki anayasa fırlatma hadisesi, Üzeyir Garih cinayeti, Taksim’deki patlama, Kemal Derviş’in bakanlığa atanması derken oldukça hareketli bir yıl geçiriyordu. O ay sinema dergiciliğinde de bir hareketlenme olmuş ve Sinema’ya Altyazı adında bir kardeş gelmişti ancak açıkçası kimse çoğu amatör isimlerden oluşan bu derginin yayın hayatına uzun süre devam edebileceğini düşünmüyordu. Sinema Dergisi ise kapağında Kanadalı taze starlet olarak adlandırılan ama Planet of Apes’den sonra hiçbir önemli filme rastlayamayacağımız Estella Warren’a yer veriyordu yeni sayısında. Ayın diğer önemli filmleri Aşk Zamanı, A.I ve Bridget Jones’s Diary olarak sıralanıyor, ileriki sayfalarda Ferzan Özpetek’in Cahil Periler’i Senem Edirne tarafından kaleme alınıyordu. Esquire reklamında yer alan Usame Bin Ladin’in “Amerikalıları tabutlarla evlerine yollayacağım” sözleri tüyler ürpertirken Sinemayı Değiştiren Modern Klasikler bölümünde Ghost in The Shell’e yer veriliyordu. Bir Senaryo Yazmak isimli bölümde Tamer Baran, Citizen Kane üzerinde analizler yapıyor, SineDVD’de o ay piyasaya çıkacak Cast Away, Almost Famous ve High Fidelity gibi 2000 model filmlerin DVD’leri Kerem Sanatel tarafından tanıtılıyordu.


Takvimler 2003 yılının Ağustos ayını gösterdiğinde Dünya, Amerika’nın Irak operasyonuna yoğunlaşırken Türkiye’de güncelliğini hala koruyan siyasette kadrolaşma tartışmaları yaşanıyordu. Kişiye özel seçimle milletvekili seçilen RTE başbakanlık koltuğuna oturmuş, Erbakan siyasete geri dönmüştü. Beşiktaş kuruluşunun 100. yılında şampiyon olurken Tarkan’ın Dudu’suyla henüz birkaç ay önce Eurovision birinciliğini kazanan Sertap Erener’in “Everyway that I can”i dillerden düşmüyordu. Bu ayın bir başka özelliği de Sinema Dergisi’nin 100.sayısını kutluyor olmasıydı. Sinema girişi bölümünde Mehmet Açar biraz da bu yazıdakine benzer şekilde geride kalan sayıları anıyor, özellikle Türk sinemasının 1994’ten 2003’e kadar aldığı yolu övüyordu. Ayın en önemli filmleri olarak Ang Lee’nin Hulk’ı, Lilja 4-ever ve Identity göze çarparken Hulk’ın starı Eric Bana Ayın Oyuncuları bölümünde ele alınıyordu. Engin Ertan ve Burçin S.Yalçın tarafından hazırlanan 100 madde 100 sayı isimli bölüm geride kalan her sayıda yayınlanmış bir makaleye ait belli bir bölümü alarak anılarımız tazeliyor, en iyi 25 aksiyon filmi yazısında Hard Boiled 1 numara seçiliyordu. TV bölümü artık dergiden çıkarılmış, bunun yerine Kült Filmler ve Klasik Sahne sayfaları gelmişti.

2007 yılının Nisan ayında Türkiye’nin gündemi yine oldukça meşguldü. Birkaç ay önce işlenen ve hala tam olarak aydınlatılamamış Hrant Dink cinayeti, Malatya’daki yayınevi katliamı, Cumhurbaşkanlığı seçimleri telaşı ve ay sonuna doğru yayınlanacak ve sonuçları bugünlere dek uzanacak e-muhtıra, hararetli tartışmaların başlıca konularıydı. Diğer yandan geçen bir yıl içinde sinema dergiciliği konusunda da önemli gelişmeler olmuş, sektöre yeni bir soluk getiren Film Artı ani bir şekilde kapanmışsa da Empire ve Total Film gibi Dünya devleri Türkiye’de yayınlanmaya başlamıştı. İşte bu rekabetçi ortamda çıkan ve artık Dinç Bilgin’den Turgay Ciner’e geçmiş olan Sinema Dergisi’nin yeni sayısı 26.İstanbul Film Festivali’nde yayınlanacak olan Sofia Copolla’nın Marie-Antoinette’ine yer veriyordu kapağında. Vizyon filmlerinden Pan’s Labyrinth, Bir Ömür Yetmez, Next ve Little Miss Sunshine göze çarparken Seyir Defteri isimli bölümde Uygar Şirin Dreamgirls, Across the Universe ve Paris, je t’aime gibi filmlerle ilgili görüşlerini paylaşıyordu bizimle. Özel Seans bölümünde Shrek’in üçüncü bölümü, Hot Fuzz ve Mamma Mia! müjdelenirken İstanbul Film Festivali Dosyasında Murat Emir Eren ve Kerem Akça’nın ünlü yönetmenlerle yaptıkları röportajlar yer alıyordu. Dünya Sinemasının Ustaları adlı bölümde Takeshi Kitano’nun kariyeri detaylı şekilde inceleniyor, Soundtrack bölümünde ise bir süre önce gösterime giren Rocky Balboa’nın müzikleri tanıtılıyordu.


Ve 2013’ün Aralık ayı… Ülke yakın tarihin en büyük yolsuzluk skandalıyla çalkalanırken bir “şok haber” de sinemaseverler için geliyor ve Turkuvaz Grubu’nun Kalyon İnşaat’a satılması sonrası birçok başka dergiyle birlikte Sinema Dergisi’nin de kapatıldığı duyuruluyordu. Söz konusu inşaat şirketinin isminin soruşturmanın şu an için durdurulan ikinci safhasında geçtiği söylentilerinin yanı sıra 19 yıldır yayınlanan bir derginin böylesine ani bir kararla kapatılmasına medyada bu kadar az yer verilmesi de oldukça ilginçti. Biz sinemaseverler için de geriye böylece, kapağında Hobbit serisinin ikinci filmine yer veren, Sevin Okyay’ın Johh Brolin portresi ve Kutlukhan Kutlu’nun There Will Be Blood incelemesinin yer aldığı Aralık 2013 sayısı ve geleceğe dair umutlarımız kalmış oldu. Kim bilir, on yıl sonra geriye dönüp baktığımızda 2014’ü hem Türkiye hem de Sinema Dergisi açısından yepyeni başlangıçların yaşandığı bir yıl olarak hatırlayacağız belki de.

2014’ün İştah Kabartan Filmleri (1)



Özellikle sırtını süper kahramanlara ve devam filmlerine dayayan Amerikan Sinemasının miktar açısından olmasa da kalite bakımından doyurucu filmler sunamadığı bir seneyi geride bırakırken, yeni yılla birlikte gösterime girecek birbirinden ilginç filmler sayesinde sinemaseverler bir hayli mutlu günler geçirecek gibi görünüyor.

2014’te vizyona girecek filmlerin listesi bir hayli uzun olduğundan, ilk etapta yeni yılın ilk altı ayında izleme şansına sahip olacağımız filmlere göz attım. İlerleyen aylarda -üşenmezsem- yılın ikinci yarısında gösterime girecek filmlerle ilgili bir listeyi de ayrıca hazırlamaya çalışacağım.

1-      American Hustle (David O.Russell)


1999 tarihli Three Kings’den bu yana hep iddialı filmler çeken, geçtiğimiz yıl da Silver Linings Playbook’la Oscar töreninde boy gösteren David O.Russell bu kez de Christian Bale Amy Adams, Jennifer Lawrence, Bradley Cooper ve Jeremy Renner’dan oluşan rüya gibi bir kadroyla karşımıza çıkıyor.  FBI için çalışmak zorunda kalan bir dolandırıcının hikâyesini anlatan ve 7 dalda Altın Küre’ye aday olan yapın, Oscar ödülleri için de bir hayli şanslı görülüyor.
Gösterim tarihi: 24 Ocak 2014 (TR)

2-      12 Years a Slave (Steve McQueen)


Michael Fassbender’ı başrole oturttuğu Hunger ve Shame ile büyük beğeni toplayan Steve McQueen, Amerikan İç Savaşı öncesi kölelikle savaşan bir adamın öyküsünü anlattığı bu filmde izleyicinin midesine sıkı bir yumruk atıyor yine. Kadrosunda Fassbender’ın yanı sıra Chiwetel Ejiofor, Paul Dano ve Paul Giamatti gibi isimlerin yer aldığı film 7 dalda Altın Küre’ye aday gösterildi.
Gösterim tarihi: 24 Ocak 2014 (TR)

3-      Dallas Buyers Club (Jean-Marc Vallée)


2005’te C.R.A.Z.Y ile kalbimizi fetheden Kanadalı yönetmen Jean-Marc Vallée, AIDS hastalarına yardım etmeye çalışırken kendisi de bu hastalığa yakalanan bir adamın hikâyesini anlattığı bu son filmiyle yine büyük övgü topladı. Son iki yılda Mud, Bernie, Killer Joe ve Magic Mike gibi filmlerle aslında ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunu kanıtlayan Matthew McConaughey ve uzun süredir ortalıkta görünmeyen Jared Leto’nun yanı sıra Jennifer Garner ile Steve Zahn’ın de rol aldığı yapım McConaughey ve Leto’ya erkek oyuncu dalında Altın Küre adaylığı da getirdi.
Gösterim Tarihi: 28 Şubat 2014 (TR)

4-      Her (Spike Jonze)

Being John Malkovich ve Adaptation gibi “uçuk” filmlerin yönetmeni Spike Jonze’un, oyunculuğa uzun süre ara verdikten sonra geçtiğimiz yıl The Master’la sağlam bir geri dönüş yapan egzantrik kişilik Joaquin Phoenix’le olan ortaklığının ortaya oldukça ilginç bir iş çıkaracağı konusunda şüphe yoktur sanırım. Yeni aldığı bilgisayarının sesine âşık olan yalnız bir yazarı konu alan filmde Phoenix’e Scarlet Johansson’un sesinin yanı sıra Amy Adams, Rooney Mara ve Kristen Wiig gibi güzeller eşlik ediyor.
Gösterim Tarihi: 14 Şubat 2014 (TR)

5-      Enemy (Denis Villeneuve)


Eleştirmenlerin ilgisini 2000 yılında çektiği Maelstrom ile çekmeyi başaran ancak çoğu izleyicinin 2011 yılında En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a aday olan Incendies ve yakın zamanda gösterime giren Prisoners ile farkına vardığı Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve’ün son filmi yine bir hayli ses getireceğe benziyor. Bir filmde gördüğü kendisine tıpatıp benzeyen bir kişinin peşine düşen bir adamın hikâyesinin anlatıldığı filmde başrolde Prisoners’da olduğu gibi yine Jake Gyllenhaal yer alıyor. Gyllenhaal’a Inglourious Basterds’dan hatırlayacağımız Fransız oyuncu ve şarkıcı Mélanie Laurent, Cosmopolis ve Antiviral’da rol alan Sarah Gadon ve Isabella Rossellini eşlik ediyor.
Gösterim Tarihi: 7 Şubat 2014 (İngiltere)

6-      Grand Budapest Hotel (Wes Anderson)


En son 2012’de Moonrise Kingdom’la beyazperdeye konuk olan Wes Anderson, yeni filminde oyuncu kadrosu konusunda sınır tanımamış. Yönetmenin fetiş oyuncuları Owen Wilson, Jason Schwartzman, Tilda Swinton ve Bill Murray’nin yanı sıra Ralph Fiennes’dan Willem Dafoe’ya, Saoirse Ronan’dan Harvey Keitel’a birçok yıldızın yer aldığı film, Avrupa’da ünlü bir otelin lobisinde görevli olarak çalışan bir adamla onun en yakın arkadaşı haline gelen belboyun maceralarını anlatıyor.
Gösterim Tarihi:  7 Mart 2014 (ABD)

7-      X-Men: Days of Future Past (Bryan Singer)


X2 ile ara verdiği X-Men macerasına geri dönen Bryan Singer, büyük ihtimalle serinin en ilgi çekici filmlerinden birine de imza atmış olacak. Kahramanların gençlikleriyle şimdiki hallerini bir arada izleyeceğimiz film, gelecekte yaşanacak büyük bir felaketi önlemek için geçmişe gönderilen Wolverine üzerinden ilerliyor. Kadroda klasik üçleme ve First Class’ta yer alan oyuncuların yanında Evan Peters (American Horror Story) ve Omar Sy (Intouchables) da yer alıyor.
Gösterim tarihi: 23 Mayıs 2014 (TR)

8-      The Wind Rises (Hayao Miyazaki)


Spirited Away ve Howl’s Moving Castle gibi çok büyük beğeni toplamış animasyonların yönetmeni Hayao Miyazaki bu kez 2.Dünya Savaşı’nda Japon savaş uçaklarını tasarlayan bir adamın öyküsüyle karşımızda. Seslendirme kadrosunda Joseph Gordon-Levitt, Emily Blunt, William H.Macy, Stanley Tucci ve Elijah Wood’un yanı sıra Mandy Patinkin (Homeland) ve John Krasiski’ye (The Office) de yer veren film En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre’ye aday gösterildi.
Gösterim tarihi: 21 Şubat 2014 (ABD)

9          9- Nymphomaniac: Volume 1 (Lars Von Trier)

 
İçermesi beklenen yüksek dozda cinsellikle dolu sahneler nedeniyle çekimlerinin başladığı ilk günden beri basının yoğun ilgisiyle karşılaşan Lars Von Trier’nin son filmi nihayet beyazperdeye teşrif ediyor. Dört saatlik süresi yüzünden iki ayrı bölüm halinde gösterime girecek filmin başrollerinde isimlerine medyada sık sık rastladığımız Charlotte Gainsbourg ve Shia Laboeuf’ün haricinde Jamie Bell, Uma Thurman, Christian Slater, Stellan Skarsgård, Willem Dafoe ve Udo Kier gibi isimler yer alıyor.

Gösterim Tarihi: 21 Mart 2014 (ABD)

1     10-   Tom à la Ferme (Xavier Dolan)


Henüz 24 yaşında olmasına rağmen daha şimdiden J’ai tué ma mère, Les Amours Imaginaires ve Laurence Anyways gibi filmler sayesinde adı usta yönetmenlerle anılan Xavier Dolan’ın son filmi; trafik kazasında ölen sevgilisinin cenazesine katılan bir adamın, sevgilisinin ailesinin ne kendisinden ne de oğullarının cinsel yöneliminden haberdar olmadığını fark etmesiyle yaşananları konu alıyor.  İlk gösterimi Venedik Festivali’nde yapılan filmde Dolan’ın yanı sıra Café de Flore ve Inch’allah gibi filmlerden tanıdığımız Evelyn Brochu ve son olarak Antiviral ve Byzantium’da rol alan Caleb Landry Jones yer alıyor.

Gösterim Tarihi: Mart 2014 (Fransa)

Yukarıdaki listenin haricinde Martin Scorsese’nin yıldızlarla dolu son filmi The Wolf of Wall Street, George Clooney’nin 2.Dünya Savaşı komedisi The Monuments Men, uzun süre sonra bir filmin Nicolas Cage’e rağmen de iyi olabileceğini hatırlatan Joe, David Aronofsky’nin yüksek bütçeli filmi Noah, Alain Resnais’nin 91 yaşında bir kez daha kamera arkasına geçtiği Aimer, boire et chanter ve Olivier Dahan’ın Nicole Kidman’ı Grace Kelly’ye dönüştürdüğü Grace de Monaco ilk altı ayın en dikkat çekici yapımları olarak sıralanıyor.