13 Eylül 2017 Çarşamba

Filmekimi 2017: A New Hope


Hollywood'un gün geçtikçe sevimsizleşen böcekli mutfağından çıkma birbirinden uyduruk filmlerle geçen bir yaz sonrasında -her ne kadar tepemizde yüzsüzce parıldayan güneş bunun farkında olmasa da- Avrupa'dan esen serin rüzgarların soframıza sürükleyeceği taptaze lezzetlerin ufukta göründüğü sonbahar ayları geldi çattı. Tüm bu lezzetleri yıllardır sıcağı sıcağına bir araya getirip bize sunan Filmekimi ise, bugün açıklanan programıyla bu yıl da  beklentileri boşa çıkarmayarak, yaratıcılık fakiri Amerikan sinemasının dayattığı saçma sapan çizgi roman uyarlamaları ve devam filmleri yüzünden içi kararmış bir kitleye yeni bir umut olmayı başardı.
Image result for call me by your name
Call me by Your Name
Guillermo Del Toro'dan Claire Denis'ye, Luca Guadagnino'dan Michael Haneke'ye birçok kalburüstü yönetmenin en yeni filmlerini izleyeceğimiz bu yılki festivalin bana (ve sanırım herkese) göre en ağır topları; Del Toro'nun Venedik ve Toronto'yu dolaştıktan hemen sonra Türkiye'ye uğrayan  The Shape of Water'ı ile ilk gösterimini Cannes'da yapan The Killing of a Sacred Deer (Yorgos Lanthimos), You Were Never Really Here (Lynne Ramsay) ve The Square (Ruben Östlund) üçlüsü. Bu dört filmin dışında Guadagnino'nun André Aciman uyarlaması Call me by Your Name'i ve The Return (2003) ve Leviathan (2014) ile tanınan Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev'in Loveless'ı da festivalin olmazsa olmazları arasında yer alıyor.
Image result for mother! movie 2017
Mother!
Darren Aronofsky'nin  fragmanıyla bir süredir ortalığı kasıp kavuran Mother!'ı festivalin açılış filmi olarak gösterilecek olsa da bu korku-dramanın yurt dışında aldığı farklı eleştiriler filme karşı biraz temkinli yaklaşmayı gerektiriyor. Aynı şekilde Michael Haneke'nin bir kez daha Jean-Louis Trintignant ve Isabelle Huppert'le çalıştığı Happy End'e gelen ilk eleştiriler; söz konusu filmin, yönetmenin en iyi işleri arasında yer almadığı yönünde. 

2015 tarihli ilk "gerçek" Türk korku filmi Baskın'la dikkat çeken Can Evrenol'un yeni draması Housewife da bu yılın Filmekimi programında. Tüm eksiklerine karşın doyurucu bir ilk film çeken genç bir yönetmenin, ikinci filminde beklentileri ne derece karşılayacağı merak konusu. Senaryosunu yazdığı L'emploi du temps (2001) ve Entre les murs'den (2008) sonra 2013 yılında kendi yönettiği Eastern Boys'la dikkat çeken Robin Campillo'nun Cannes'dan dört ödülle dönen 120 battements par minute'ü de her ne kadar iki buçuk saatlik süresiyle göz korkutuyor olsa da ele aldığı konu nedeniyle ilgiyi hak ediyor. James McAvoy ve Alicia Vikander'ı bir araya getiren Wim Wenders gerilimi Submergence, festivalin sürpriz yapma potansiyeli taşıyan bir başka filmi.


Bunların dışında yönetmenlerinin önceki işleri nedeniyle önümüzdeki haftalar boyunca etrafta dolanacak listelerde sık sık rastlayacağımız fakat aslında uzak durmamız gereken filmler de yok değil bu yılki Filmekimi'nde. Jacques Doillon'un Fransız sinemasının en önemli aktörlerinden Vincent Lindon'u baş role taşıdığı biyografi filmi Rodin, televizyon için yaptığı işlerle tanınan Danny Strong'un Kevin Spacey, Sarah Paulson ve daha birçok ünlüyü bir araya topladığı Rebel in the Rye, Humanité (1999) ve Twentynine Palms (2003) ile tanıdığımız Bruno Dumont'un tarihi filmi Jeannette, l'enfance de Jeanne d'Arc ve birkaç yıl önce White God'la dikkat çeken Kornél Mundruczo'nun sığınmacı temalı bilim kurgusu Jupiter's Moon bunlardan bazıları.

İyi bir yönetmenin her filminin iyi olmayabileceği ve her filmin herkesin zevkine uymayabileceği gerçeği nedeniyle bu yıl, o internette birkaç gün içinde her tarafı işgal edecek klasik "En İyi 20 Film" listesindense festivalin öne çıkan filmlerini belli kategoriler altında toplayan birkaç liste yapmayı tercih ettim. Örneğin "Kaçırılmaması Gerekenler" kısmındaki filmler yüksek olasılıkla izleyenlerin büyük bir kısmını tatmin edecekken "Yüksek Risk İçerenler" kısmındakileri sevenler ve sevmeyenler yarı yarıya olacak, ya da başka bir deyişle ciddi orandaki izleyicinin beklentisi karşılanmayacak. Listeleri sağda solda okuduğum eleştirilere ve kendi tecrübelerime göre hazırladığımdan ters köşeye yatıran film olursa fazla küfretmemeniz dileklerimle ;)

Image result for killing of a sacred deer 2017
The Killing of a Sacred Deer
Kaçırılmaması Gerekenler:

- The Killing of a Sacred Deer
- The Square
- The Shape of Water
- You Were Never Really Here
- Call me by Your Name
- Loveless
- Three Billboards Outside Ebbing, Missouri
- A Gentle Creature
- Foxtrot
- Good Time
- Visages, villages

Zamanı Olanlar İçin Hoş Alternatifler:

- Wind River
- Borg/McEnroe
- Un beau soleil intérieur
- Gemini
- Lucky
- Patti Cake$
- Thelma
- The Party
- A Fantastic Woman
- L'insulte
- L'amant d'un jour

Yüksek Risk İçerenler:

- Mother!
- Housewife
- Victoria and Abdul
- Happy End
- In the Fade
- England is mine
- Submergence
- The Beguiled
- Redoutable
- 120 Battements par minute
- The Leisure Seeker
- Battle of the Sexes

Pas Geçilesiler:

- Rodin
- Rebel in the Rye
- Jeannette, l'enfance de Jeanne d'Arc
- La Villa
- Jupiter's Moon

19 Mart 2017 Pazar

36.İstanbul Film Festivalinin Öne Çıkan Yabancı Filmleri


Bu yılki !f'in hayal kırıklığı yaratan programının ardından İstanbul Film Festivalinden beklentim oldukça yükselmişti açıkçası. İlk gösteriminin üzerinden aylar geçmiş filmlerin yayınladığı alternatif film festivalinin içeriğinin belli bir kısmının, Türkiye'nin en geniş yelpazeye sahip festivaline kaydığını düşünüyordum ki bu hafta açıklanan program da bu konuda yanılmadığımı kanıtladı. İki yüzü aşkın filmi on güne sığdıran ve en önemlisi gösterim mekanlarını, artık leş bir Orta Doğu meydanına dönüşmüş Taksim'le sınırlamayıp Nişantaşı ve Levent gibi her açıdan daha cazip alternatiflere yayan İKSV, bu yıl sanırım tüm sinemaseverlerden tam puan aldı.

Grave
Bu senenin programından izlemek için sabırsızlandığım filmlere gelirsek, bunların önemli kısmı tabii ki yine Mayınlı Bölge (ya da eski adıyla Geceyarısı Çılgınlığı) bölümünden. Genç yönetmen Julia Ducournau'nun yurt dışında övgülere boğulan yamyam filmi Grave (Raw), 1984 doğumlu Bartosz M.Kowalski'nin ilk uzun metrajı Playground, prömiyerini henüz geçen ay Rotterdam'da yapan Super Dark Times ile Heli ve Los Bastardos ile hatırladığımız Amat Escalante'nin The Untamed'ı bu bölümün en ilgi çekici filmleri...

Lady Macbeth
On üç filmin yer aldığı Uluslararası Yarışma bölümünün dikkat çeken filmleri, katıldığı festivallerde ödüllere boğulan Lady Macbeth ve LGBT temalı filmleriyle tanınan Joao Pedro Rodrigues'in yönettiği The Ornithologist. Bunların dışında daha çok televizyon için yaptığı işlerle tanınan Polonyalı Greg Zglinski'nin yönettiği Animals, Venedik'te Fien Troch'a En İyi Yönetmen Ödülü'nü getiren Home ve 2008 yapımı Pontypool'la tanıdığımız William Oldroyd'un yönettiği Weirdos, Uluslararası Yarışmanın ilgiyi hak eden diğer filmleri.

Dalida
Galalar bölümü bu yıl, -belki de Akbank'ın sponsorluğunu çekmesi nedeniyle- öncekilere göre daha iddiasız filmlerden oluşsa da yine de izlenmeye değer birçok yapımı barındırıyor. Fransa'nın gelmiş geçmiş en büyük divalarından birinin hayatını konu alan büyük bir heyecanla beklediğim Dalida, yurt dışında son derece olumlu eleştiriler alan Kristen Stewart'lı Oliver Assayas filmi Personal Shopper, Kill List ve High-Rise ile tanıdığımız Ben Wheatley'nin son derece eğlenceli görünen aksiyon komedisi Free Fire, Lambert Wilson'ın Kaptan Cousteau'yu canlandırdığı L'Odyssée ve Stanley Tucci'nin Geoffrey Rush ve Armie Hammer'ı bir araya getirdiği The Final Portrait; bu bölümün kaçırılmaması gereken filmleri olarak sıralanabilir.  

Réparer les vivants
Festivalin en fazla filmi barındıran bölümü bu yıl yine Dünya Festivallerinden. Yirmi üç filmin izleyiciyle buluşacağı bu zengin menüde iştahımı en fazla kabartanlar ise Berlin'de Altın Ayı alan On Body and Soul, son yılların en iyi İskandinav filmlerinden biri olarak görülen Sameblod, Fransa'da övgülere boğulan Réparer les vivants, Venedik'te En İyi Film seçilen The Distinguished Citizen, Child's Pose ve Medal of Honor gibi filmleriyle tanınan Romanyalı yönetmen Calin Peter Netzer'in çektiği Ana, Mon Amour ve Xiaogang Feng'in FIPRESCI ödüllü kara mizah denemesi I Am Not Madame Bovary...

Center of my World
İki yıllık bir aranın ardından festivaldeki yerine yeniden alan Nerdesin Aşkım? bölümü LGBT temalı filmlerden oluşuyor. Sevilla, Venedik, Selanik ve Varşova Film Festivallerinden ödüllerle dönen İzlanda filmi Heartstone, Homesick'le tanıdığımız Avusturyalı Jakob M.Ewra'nın yönettiği Center of My World, yönetmenlik koltuğunda queer sinemanın önde gelen isimlerinden Bruce LaBruce'un oturduğu The Misandrists ve Sundance ve Berlin'den ödülle dönen bir çiftçi ile göçmen bir işçi arasındaki aşkı anlatan İngiliz filmi God's Own Country bu bölümün öne çıkan filmleri.

Godless
Gelecekte dünya sinemasında söz sahibi olmaya aday genç yeteneklerin en yeni eserlerini izlediğimiz Genç Ustalar bölümü, bu yıl on iki filmden oluşuyor. 1985 doğumlu Stergios Paschos'un Yunanistan'da çektiği romantik komedi Afterlov, Ben Young'ın ilk uzun metrajı Hounds of Love, Locarno, Sarajevo ve Mumbai'de düzenlenen festivallerde ödüllere boğulan Bulgar draması Godless, Cannes'da Eleştirmenler Haftası ödülünü kazanan Mimosas ve Mireille Enos, Mary Steenburgen ve Olivia Cooke'lu kadrosuyla dikkat çeken Katie Says Goodbye; bu bölümün en iddialı yapımları arasında yer alıyor.

Endless Poetry
Usta yönetmenlerin filmlerinden oluşan Yıllara Meydan Okuyanlar bölümünün en ilginç filmleri; bu yıl sekseninci yaşını kutlayacak olan Rus yönetmen Andrey Konchalovskiy'nin Paradise'ı ile Alejandro Jodorowsky'nin aynı zamanda şarkıcı olan oğlu Adan'ı baş role yerleştirdiği otobiyografisi Endless Poetry. Festivale I Am Not Your Negro isimli belgeseliyle de konuk olan Haitili Raoul Peck'in Young Karl Marx'ı ile Agnieszka Holland'ın polisiye gerilimi Spoor bu bölümün diğer önemli filmleri.

Diğerleriyle karşılaştırıldığında göreceli olarak "hafif" filmler içeren Antidepresan bölümünün öne çıkanları; Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ın senaristleri arasında yer alan Pierre Bismuth'un komik belgeseli Where is Rocky II? ve yakın zamanda kaybettiğimiz Emmanuelle Riva anısına gösterilecek olan Paris Pieds Nus. Rama Burshtein'ın yönettiği düğün komedisi The Wedding Plan, bu bölümün ilgiyi hak eden diğer bir yapımı.

Django
Müzik temalı filmlerin yer aldığı Musikişinas bölümü, Django Reinhardt'ın hayatının bir bölümünü konu alan Berlin festivalinin açılış filmi Django, Isabelle Huppert'in Eurovision'u kaybettikten sonra kariyeri yokuş aşağı giden bir pop şarkıcısını canlandırdığı Souvenir ve Jim Jarmusch'un efsanevi punk grubu The Stooges'un hikayesini anlattığı belgesel Gimme Danger gibi filmlerle parlıyor. Ağırlıklı olarak belgesel türünde yapımların bulunduğu bu bölümde dişi James Brown lakabıyla anılan Sharon Jones'un hayatının son üç yılını konu alan Miss Sharon Jones! da yer alıyor.

Tüm bunları şu sıralar moda olduğu üzere yirmi filmlik bir listeye indirgemek gerekirse de ortaya aşağıdaki gibi bir seçki çıkıyor;

Grave/Raw
Paradise
Dalida
Endless Poetry
On Body and Soul
Lady Macbeth
The Ornithologist
Heartstone
Sameblod
Godless
Personal Shopper
Free Fire
Réparer les vivants
Souvenir
Home
Playground
I Am Not Madame Bovary
The Distinguished Citizen
Where is Rocky II ?
I Am Not Your Negro

27 Şubat 2017 Pazartesi

Bir ihtimal daha vardı, felaket oldu...


Son birkaç aya damgasını vuran Oscar curcunası özellikle finalinde yaşanan duble saçmalıkla tarihe geçen bir törenle nihayet sona erdi ve elimizde En İyi Film ödülünden mahrum bırakılmış bir La La Land ve her fırsatta Trump'a laf sokayım derken onun sığ tweet'lerinde alay konusu olmaya aday bir Jimmy Kimmel kaldı.


Aslında çok da fena başlamamıştı tören, özellikle teknik daldaki ödüllerin farklı farklı filmlere gitmesi pek alışıldık olmasa da bana göre gayet hoştu. Kurgu ödülüyle ödül sayısını ilk ikileyenin Hacksaw Ridge olması, ikinci bir Hurt Locker faciası mı geliyor tarzında endişelere neden olsa da bir süre sonra La La Land'in ivmeyi arttırması her şeyin normalleşmeye başladığının göstergesi gibiydi.



Çok başarılı bir film olmasına karşın sadece ve sadece yönetmeni, Trump mağduru bir İran vatandaşı diye En İyi Yabancı Film seçilen The Salesman'in ödülünü bir kenara koyarsak törenin finaline kadar ciddi anlamda itiraz etmeye değer bir ödül dağılımı yoktu kısacası.

Ne var ki Casey Affleck ve Emma Stone'un beklenen ödüllerinin ardından La La Land'in olası galibiyetiyle yavaş yavaş uyumaya hazırlanan bünyem, önce En İyi Film ödülünü vermek için sahneye çıkan Warren Beatty'nin garip tavırları yüzünden bir anlığına endişeye kapılacak, daha sonra Faye Dunaway'in La La Land anonsuyla bir anlığına da olsa rahatlayacak ve fakat o an "kim lan bu herif" dediğim Jordan Horowitz'in ödülün aslında Moonlight'a ait olduğunu ilan etmesiyle gün boyunca devam edecek bir huzursuzluğa sürüklenecekti.


Peki her türlü ayrımcılığa karşı yapılmış bir manifesto niteliği taşıyan Moonlight'ın zaferi neden beni bu kadar rahatsız etti. Bunun başlıca nedeni, tahmin yazımda da belirttiğim gibi Moonlight'ın doğru zamanda doğru yerde çekilmiş bir film olması. Tam da ABD'de azınlık haklarının özel bir hassasiyet yarattığı bir dönemde, yıllardır üzerine tonla çarpıcı film çekilen birkaç temayı bir araya getirip bunları sıra dışı estetik becerilerle beyazperdeye yansıtan Barry Jenkins'in çabası, bu anlamda ne yazık ki bana hiç samimi gelmedi. Başka bir olasılık da (ki dilerim doğru olan budur) onun başlangıçta iyi niyetli olan çabasının, farklı çevrelerce politik doğruculuğun sinemaya yansıtılması için bir fırsat olarak görülmesi ve film abartılı şekilde yüceltilerek dün geceki noktaya gelinmesi.

Diğer yandan büyük ödülü The Hurt Locker ya da Argo gibi filmler kazandığında "Oscar'lara politika karıştı" diye ağıt yakan bizzat içinde bulunduğum kitlenin şu an yaşadığı mutluluk, bana sürekli hakemlerden şikayet eden ancak hakem kendi lehlerine hata yapınca sus pus olan futbol adamlarını hatırlatıyor ne yazık ki. Mesaj kaygısı taşıyan bir sanat eserini ölümsüz kılan, mesajın hangi politik ortamda verildiğinden ziyade bu mesajın ne kadar kuvvetli olduğudur bana göre. Bir başka deyişle asıl önemli olan, yola belli koşullardan dolayı bir mesaj verme amacıyla çıkan bir sanat eserinin bu mesajı bir şekilde vermesi değil ne şekilde verdiğidir. Bu bağlamda mesajını göreceli olarak zayıf bir şekilde iletiyor da olsa bunu uygun siyasi ortamda veren bir filmin ödüllendirilmesi, kimse kusura bakmasın ama futbol sahalarında bolca gördüğümüz eyyamın bir başka çeşididir. Moonlight gibi daha evvelden başkalarının adeta haykırdığı doğruları mırıldanırcasına söyleyen bir filmin, La La Land gibi suya sabuna dokunmasa da bundan onlarca yıl sonra da zevkle izlenecek evrensel bir yapıta tercih edilmesinin adı da hadi eyyam da demeyelim ama en azından tıpkı The Salesman örneğindeki gibi pozitif ayrımcılıktır.

23 Şubat 2017 Perşembe

2017 Oscar Tahminleri


Golden Globe, BAFTA, Screen Actors Guild derken çoğunluğun burun kıvırdığı ama her nedense ertesi gün boyunca uykusuz kalma pahasına izlemekten geri kalamadığı o meşhur geceye artık sayılı saatler kaldı. Geçen sene öncülüğünü Hollywood'un en gereksiz ve yeteneksiz insanlarından Jada Pinkett Smith'in yaptığı ırkçılık suçlamaları nedeniyle siyahi adaylıklarda bu kez de pozitif ayrımcılığın yaşandığı bu yıl, En İyi Yabancı Film ve En İyi Animasyon dalları adaylıklarında hoş sürprizler de barındırmıyor değil.

Peki 2017'de başlıca kategorilerdeki Oscar ödüllerini kim kazanır ve aslında kim kazanmalı, teknik dallara pek fazla bulaşmadan buyrun bir göz atalım:

En İyi Animasyon:


Bu daldaki adaylardan Zootopia ve Moana teknik anlamda kusursuz filmler ancak Moana'nın sorunu, anne-babalarından her yıl farklı bir prensesle ilgili her türlü ıvır zıvırı talep eden 4-8 yaş arası Nehirsu'ları hedef aldığını bas bas bağırması. Bu ikisi kadar cafcaflı olmasa da yine de merakla izlenen Kubo'nun geçtiğimiz günlerde kazandığı BAFTA'yla sürpriz yapma hakkını savdığını var sayarsak elimizde daha önce Kısa Animasyon Filmi dalında Oscar kazanmış Michael Dudok de Wit'in naif hikayesi La Tortue Rouge kalıyor. Oscar gibi bol gürültülü bir törende adaylık kazanması bile büyük bir olay sayılabilecek bu diyalogsuz yapım, her ne kadar gerçek sinefiller için bir hazine de olsa, dev stüdyoların milyon dolarlık canavarlarıyla boy ölçüşebilmek için fazla gösterişsiz ne yazık ki.  

Kim Kazanır: Zootopia
Kim Kazanmalı: Zootopia


En İyi Yabancı Film:



2017'nin en kaliteli filmlerle dolu kategorisine hoş geldiniz. Toni Erdmann'ın domine ettiği bu dalda Land of Mine ve The Salesman gibi başyapıtlar ve A Man Called Ove gibi sakin ama çok sağlam bir İsveç filmi de bulunuyor. Akademi üyelerinin, Trump'ın seçilmesiyle yeni yeni düşmanlar yaratma uğraşındaki Amerikan dış politikasının başlıca hedeflerinden İran'la ilgili günah çıkarma ve bu abuk politikalar yüzünden törene katılamayacak olan Asghar Farhadi'yi onore etme gibi bir amaç gütmedikleri sürece The Salesman'in Toni Erdmann'a rakip olması zor görünüyor. Senaryosunun tüm orijinalliğine rağmen insanların artık İkinci Dünya Savaşı öykülerinden bıkmaya başlamasından kaynaklı bir ilgisizliğe mahkum olan Land of Mine'ın da pek şansının olmadığını düşünürsek, Yabancı Film Dalının galibi şimdiden belli diyebiliriz.

Kim Kazanır: Toni Erdmann
Kim Kazanmalı: Toni Erdmann  


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:


2016'da vasat bir filmin iyi oyuncusu olarak parıldayan (ve bugün adını kimsenin hatırlamadığı) Mark Rylance'ın kucakladığı bu ödül, bu yıl yukarıda bahsettiğim pozitif ayrımcılığın sonucu büyük ihtimalle Moonlight'ın ilk yarım saatinde görünen Mahershala Ali'ye gidecek. Yanlış anlaşılmasın, The 4400'da kendisine (ya da daha çok canlandırdığı karaktere) uyuz olmuş olsam da son dönemde özellikle House of Cards'daki performansıyla takdir ettiğim Mahir Bey, Moonlight'da asla başarısız bir oyunculuk sergilemiyor. Ancak adaylar arasında bulunan Jeff Bridges, Michael Shannon ve hatta Lucas Hedges ve bulunmayan André Holland, Alex R.Hibbert ve Aaron Taylor-Johnson'ın performanslarıyla kıyaslarsak Moonlight'ın Juan'ının babacan tavırlarıyla içimizi burkmaktan başka neyi başardığını anlamak bir hayli güç gerçekten...

Kim Kazanır: Mahershala Ali (Moonlight)
Kim Kazanmalı: Jeff Bridges (Hell or High Water)


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:


Anlamsız adaylıklarla dolu bu dalın en dikkat çeken isimleri Viola Davis ve Michelle Williams. Daha önce üç Oscar'a üç kez aday olan Williams ve iki adaylığı bulunan Davis arasındaki rekabetin kazananı ise bu yılki rüzgarın da katkısıyla büyük ihtimalle Davis olacak. Henüz birkaç yıl önce Oscar kazanan Octavia Spencer ve aday olmasına anlam veremediğim Naomie Harris'in geceden eli boş dönecek isimler arasında yer almaları kesin gibi.

Kim Kazanır: Viola Davis (Fences)
Kim Kazanmalı: (Sırf geçen yıl gereksiz yere polemik yaratanlar sesini kessin diye) Viola Davis


En İyi Özgün Senaryo:


20th Century Women'ı henüz izlememiş olsam da bu kategorideki diğer filmlere söyleyecek lafım yok. Ödülü kazanması muhtemel filmlerden La La Land ve Manchester By The Sea bilindik hikayeleri farklı bakış açılarıyla anlatan sağlam yapımlar. Hell or High Water da klasik hırsız polis kovalamacasını eğlenceli diyaloglarla süslüyor. Tüm bu fimler arasında En "Orijinal" Özgün senaryoya sahip The Lobster ise bana göre bu kategorinin doğal galibi olsa da La La Land fırtınasına karşı koyacak kadar kuvvetli değil maalesef.

Kim Kazanır: La La Land
Kim Kazanmalı: The Lobster


En İyi Uyarlama Senaryo:

Screener'larla aramın yaklaşık 10 yıl önce bozulması nedeniyle bu kategoriden yalnızca Moonlight ve Arrival'ı izlediğimi itiraf etmeliyim. Buna karşın bu ödülü -yine o meşhur rüzgarın da katkısıyla- yılın en overrated filmlerinden Moonlight'ın kazanacağını tahmin etmek zor değil.  Filmekiminde izledikten sonra çok etkilendiğim ama bu etkinin gün geçtikçe azalıp şu günlerde kaybolmaya yüz tuttuğu Arrival ise aday olduğu sekiz kategori içinden ancak teknik alanlarda bir şeyler toparlayabilir gibi görünüyor. 

Kim Kazanır: Moonlight
Kim Kazanmalı: Moonlight kazanmamalı


En İyi Yönetmen:

Genelde her Oscar töreni belli bir kategoriden sonra bir filme doğru eğilim göstermeye başlar ve o film tüm esaslı dallardaki ödülleri toplar. Bu yıl bu filmin La La Land olacağı varsayılsa da politik anlamda doğru zamanda doğru yerde pörtlemiş Moonlight'ın da bir sürpriz yapma olasılığını yok saymamak gerekir. Bu bakış açısıyla Damien Chazelle'in şu an parmaklarıyla dokunmakta olduğu heykelciği Barry Jenkins'in elinde görürsek şaşırmayalım.

Kim Kazanır: Damien Chazelle (La La Land)
Kim Kazanmalı: Damien Chazelle (La La Land)


En İyi Erkek Oyuncu:


Absürd adaylıklardan oluşan bir kategoriyle daha karşı karşıyayız. Hadi Denzel Washington siyahi kontenjanından girdi bunu anladım da Loving'deki Joel Edgerton ya da Paterson'daki Adam Driver dururken Viggo Mortensen'ın burada işi ne? Senaryosunun barındırdığı çelişkilere rağmen büyük bir kitle tarafından yere göre sığdırılamayan Captain Fantastic'i unutmadık demenin Akademicesi gibi bir şey mi bu? Bu saçmalığı bir kenara bırakırsak Andrew Garfield'in Hacksaw Ridge'deki oyunculuğuyla ilgili filmin ilk yarım saatinde yaşadığım sorunlar sonlara doğru çözülmüş olsa da kendisinin bu saftirik kahraman rolüyle Oscar'a ulaşması bayağı zor. Bu dalın en iddialı isimleri Ryan "Cool" Gosling ve Casey "Mıymıy" Affleck'in performansları arasından ise Akademi üyelerinin tercihi muhtemelen Casey Affleck yönünde olacak.

Kim Kazanır: Casey Affleck (Manchester by the Sea)
Kim Kazanmalı: Casey Affleck (Manchester by the Sea)


En İyi Kadın Oyuncu:


En İyi Erkek Oyuncu kategorisinin aksine tüm adayların dört dörtlük işler çıkardığı bu dalda yarış, Emma Stone ile Natalie Portman arasında geçecek gibi görünüyor. Meryl Streep, Ruth Negga ve de özellikle Isabelle Huppert'in törenden eli boş dönecek olması ise hepimizi derinden yaralayacak. Akademinin, La La Land'de son derece sempatik bulduğum Stone ile henüz otuz altı yaşında bir Oscar'ı iki de adaylığı bulunan Portman arasındaki tercihi ise bana sanki Stone'dan yana olacak gibi geliyor. 

Kim Kazanır: Emma Stone (La La Land)
Kim Kazanmalı: Natalie Portman (Jackie)


En İyi Film:


Geldik son yılların en fazla sürpriz potansiyeli içeren kategorisine(ee). Törenin az önce bahsettiğim eğilimi ne yönde olur bilinmez ama birçoklarının öngörüsü bu yılın La La Land yılı olacağı şeklinde. Aslında dünyanın her geçen gün yeni bir olumsuz haberle sarsıldığı böyle bir dönemde insanları sinemadan çıktıktan sonra gerçekten mutlu hissettiren ve benim gibi azılı müzikal düşmanlarının bile kalbini çalmayı başaran bu filmin büyük ödülü de götürmesi ne sürpriz ne de haksızlık olur. Buradaki asıl endişem, -bunu yazarken sağdan soldan kafama düşen beş yıldızlar yüzünden acı çeksem de- içerdiği politik anlamda doğru mesajlar nedeniyle gereksiz derecede abartıldığına inandığım Moonlight'ın bir sürpriz yapması. Evet, bu mesajların hiç biri yersiz ya da gereksiz değil ama bunları Moonlight'tan çok daha sarsıcı şekilde aktaran birçok film izledik şimdiye kadar. Barry Jenkins'in filminin görsel ve işitsel anlamdaki büyüleyiciliği, senaryosundaki zayıflıkların göz ardı edilmesine neden olmaz umarım... 


Kim Kazanır: La La Land
Kim Kazanmalı: La La Land



1 Şubat 2017 Çarşamba

What !f?

Bu yıl 16'ıncısı düzenlenecek olan !f Film Festivali programı geçtiğimiz hafta açıklandı. Program, birçokları tarafından her sene olduğu gibi ayılıp bayılarak karşılansa da bu yıl benim için küçük çaplı bir hayal kırıklığı oldu ne yazık ki. Bu hayal kırıklığının başlıca sebebi ise filmlerin kalitesindeki düşüşten çok gösterime giren çoğu yapımın güncelliğini yitirmiş olmasıydı açıkçası...

Sıradan bir izleyicinin bir film festivalinden en önemli beklentileri çeşitlilik ve kalite olsa da artık istediği filme istediği zaman ulaşan gerçek sinefiller için yurtdışı gündemini anı anına takip edebilmek de büyük önem taşıyor. Her ne kadar etikliği (ve belki de yasallığı) tartışma konusu da olsa, Oscar adaylarını birkaç hafta sonra çıkacak kaliteli sürümlerini dahi bekleyemeden uyduruk DVD Screener'lar aracılığıyla izlemekten geri kalamayan bir kesim için, yurtdışında DVD & BluRay'leri aylar önce piyasaya çıkmış filmleri festivalde izlemek ne kadar çekici olabilir?


Elbette bazı filmlerin (örn. Moonlight) sinemada izlenmesi farklı bir etki yaratacaktır ancak Sausage Party ya da Everybody Wants Some!! gibi eğlencelikleri ev ortamında çoktan izlemiş bir kitle varken, bunları üstelik "Galalar" bölümünde yayınlamak ne kadar mantıklı? Planetarium, Welcome to Norway ve Buster's Mal Heart gibi şu ana dek çok da olumlu eleştiriler almamış filmlerin bu bölümde gösterilmesi de bir başka negatif nokta kuşkusuz.


Her sene birbirinden ilginç filmlerin çıktığı "Oyun" bölümünde de durum pek farklı değil. Aloys, The Fits ve Morris from America gibi filmler birçok sinemasever tarafından çoktan tüketildi. Öte yandan bu bölümün en ilginç filmi The Love Witch'in BluRay'i yurtdışında birkaç hafta içinde satışa sunulacak. Bu bakış açısıyla "Oyun"'un en ilgi çekici parçaları, Zoologiya ve Jatten olarak görünüyor.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen festivalin benim için her yıl en heyecan verici bölümü olan "Karanlık & Köşeli", geçmiş yıllar kadar olmasa da rağmen bu yılın da en ilginç programına sahip. Sundance'teki ik gösteriminin üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçmiş The Eyes of My Mother'ı saymazsak, The Transfiguration ve Prevenge kendi adıma kaçırmamaya çalışacağım filmler olacak (Tabi Prevenge'in Avrupa yakasında yalnızca bir Pazar günü saat 13:00'te gösterilecek olması engelini aşabilirsem).


Neticede, evet diğer festivaller arasında !f'in yeri bambaşka ve birçok sinemasever belgesel, kült film ve hatta Gala gösterimlerinde kendilerine uygun pek çok filmi izleme imkanı bulacak ancak organizasyonu yapanlardan ricam, önümüzdeki sene sabırsız izleyicilerini de biraz daha düşünüp programda güncel filmlere biraz daha fazla yer vermeleri...

"Peki bu kadar şikayet ettin, hangi filmleri izlemek isterdin?" diyen olursa da buyursunlar, aşağıda kısa bir liste yaptım onlar için...

- Endless Poetry (Alejandro Jodorowsky)
- The Young Offenders (Peter Foott)
- Réparer les vivants (Katell Quillévéré)
- Your Name (Makoto Shinkai)
- The Belko Experiment (Greg McLean)
- Le fils de Joseph (Eugène Green)
- Harmonium (Koji Fukada)
- La fille de Brest (Emmanuelle Bercot)
- Tenemos la carne (Emiliano Rocha Minter)
- Creepy (Kiyoshi Kurosawa)




30 Ocak 2017 Pazartesi

Christine



Yapım Yılı: 2016
Yönetmen: Antonio Campos
Oyuncular: Rebecca Hall, Michael C. Hall, Tracy Letts, Maria Dizzia

Yetmişli yıllarda geçen gerçek bir olayı konu alsa da, izleyicinin günümüz iş dünyasıyla birçok açıdan paralellik kurabileceği bir film Christine. Reyting için kan ve şiddet isteyen televizyon müdürünün yerine, elemalarına gerçekçi olmayan hedefler koyup bunlara ulaşamadıklarında da zaten ilk baştan beri kafasında olan kişiyi terfi ettiren üst düzey bir beyaz yakalıyı de koyabiliriz pekala. Bu yönüyle aslında gayet de güncel olarak değerlendirilebilecek bu hikayeye, Rebecca Hall'un ustalık dolu performansı da eklenince, karşımıza son derece sürükleyici bir film çıkıyor. Yönetmenin, yaşananlardan haberdar olan izleyicinin film boyunca beklediği o şok edici sahneyi fazla dramatize etmeden olanca doğallığıyla aktarması da takdire şayan... (3.5/5)