7 Şubat 2007 Çarşamba

Barda (3/5)


Türk sinemasının belki de son 10 yılda ürettiği en iyi film olan Gemide ve sonrasında hiç de fena bir dram olmayan Dar Alanda Kısa Paslaşmalar'ı çeken Serdar Akar, Kurtlar Vadisi: Irak saçmalığıyla her ne kadar yüreğimizi hoplatmış olsa da Barda'yla yine bildiği sulara dönüyor. Bu sefer gerçekten yaşanmış bir olay var karşımızda, özetle gittikleri bir barda şehir eşkiyaları tarafından rehin alınan gençlere uygulanan şiddetin hikayesi. Sıradan insanların yaşamlarına giren daha alt tabakadan insanların bu kişilere yaşattığı dehşet öyküleri aslında bize Michael Haneke'nin 1997 tarihli Funny Games'inde ve Claude Chabrol'ün 1995 yapımı La Cérémonie'sinde anlatılmıştı fakat bunları bizim içimizden birinden dinlemek doğrusu zaman zaman daha etkileyici olabiliyor. Zaman zaman dememin nedeni, filmin iyi-kötü karşılaşmasından önceki bölümlerinin -ki bu yaklaşık yarım saat alıyor- anlamsız diyaloglarla gereğinden fazla uzatılması ve karakterlere yakınlaşmamız çok daha farklı şekillerle sağlanabilecekken bunların yapılmaması sonucu bazı karakterlere neredeyse antipati duymamız. Anlaşılan o ki Serdar Akar baştan beri filmin asıl teması olan şiddet anlarına fazlaca konsantre olmuş, bu yüzden de bu sahnelerin öncesi ve sonrası, bunların üzerinden biraz hızlı bir şekilde geçildiği hissini uyandırıyor zira filmin finali de en az başlangıcı kadar izleyiciyi tatmin etmekten uzak.

Tüm bunlara rağmen rahatlıkla söyleyebilirim ki Barda; işkence, şiddet ve hatta tecavüz sahneleri ile genç oyunculardan Sezen Aray ve başta Nejat İşler olmak üzere tüm kötü karakterlerin başarılı oyunculuklarıyla vaatlerini yerine getirmeyi bir miktar da olsa başarıyor. Sınıf çatışmaları hakkında en azından film süresince kafa yormamızı bile sağlıyor. Kim bilir bugün Midpoint'in önünde terslediğimiz dilenci çocuk belki büyüdüğünde oraya girip filmdeki şiddeti bizim çocuklarımıza uygulayacak... (evet abarttım ama kabul etmek gerekir ki dramatik bi final cümlesi oldu :) )

20 Ocak 2007 Cumartesi

Artık Yeter !


Türk sinemasında birkaç yıl önce başlayan ve hala da devam eden gelişmeler beni elbette memnun ediyor ve gerçekten kaliteli yerli yapımları izlemekten büyük keyif alıyorum. Ancak son birkaç aydır yerli film üretimi malesef iyiden iyiye ticari bir hal aldı. Popüler TV insanlarını ve oyuncluktan nasibini almamış aktör bozuntularını bir araya getirip, uyduruk bir senaryoyla çekilen bu filmler ne yazık ki sinema kültürü zaten yerlerde sürünen halkımızın da çok hoşuna gitmekte ve birer gişe canavarına dönüşmekteler.
Bu tip fimler için yıllardır öne sürülen bana göre çok anlamsız bir tez vardı: "Ee insanlar bir şekilde sinemaya gitmeye alışsın da daha sonra kaliteli filmler yaparız". Bu tezin ortaya çıkışı yaklaşık 10 yıl önceye dayanıyor ve malesef insanlar bu film bile demeye dilimin varmadığı iğrenç görüntüler dizisinden ibaret yapımlara gerçek "film"lerden daha fazla ilgi göstermeye devam ediyorlar. İşin kötüsü bu yapımlar yüzünden gerçek sinemaseverler de salonlardan uzaklaşmaya başladı. Örnek vermek gerekirse 2007 yılının Ocak ayı boyunca Emret Komutanım: Şah Mat, Maskeli Beşler: Irak, Amerikalılar Karadeniz'de 2 (??), Çılgın Dershane gibi gereksiz yapımların istilası yüzünden gösterime giren yabancı film sayısı oldukça sınırlı kaldı. Little Children ve Deja Vu (ki belki bunlara Happy Feet de eklenebilir) dışında yurt dışında ses getirmiş bir yabancı film vizona girmedi. Böyle devam ederse kendi küçük dünyamızda askercilik oynayıp sağa sola küfürler savuran "gerzeklere" gülmekten global sinemadan tam anlamıyla kopmamız hiç de uzak bir ihtimal değil. Kim bilir belki de asıl istenilen budur zaten..

16 Ocak 2007 Salı

Deja Vu (3/5)


"Aaa ben bu anı yaşamıştım" duygusunu her insan, "Aa ben bu filmi görmüştüm" duygusunu ise her sinema izleyicisi mutlaka tatmıştır. İşte Deja Vu bu duygulardan ilki üzerine yapılmış, izleyicisine ise ikincisini yaşatan bir film.. Yapımcıdan oyunculara çok iddialı bir kadro var karşımızda. Bir Jerry Bruckheimer - Tony Scott birlikteliğine her ne kadar temkinli yaklaşılması gerekse de bu filmde korktuğumuz başımıza gelmemiş. Özellikle Tony Scott'ın Spy Game'le yavaş yavaş başlayıp Man on Fire ve Domino'yla rahatsız edici boyutlara varan saniyelik plan değişimleri ve kamera oyunlarını bir kenara bırakması oldukça sevindirci. Oyuncu kadrosu ve performanslar da kusursuza yakın. Artık bu rollerin gediklisi olan Denzel Washington bildiğimiz gibi, Val Kilmer bayağı bir şişmiş ama gayet başarılı, Jim Caviezel ise yine 2000 yapımı Frequency'dekine benzer bir senaryo içinde fakat bu sefer "dark side"da. İlk defa izlediğim Paula Patton da bu tecrübeli isimlere ayak uydurabilmeyi başarmış.

Toparlamak gerekirse Deja Vu vadettiklerinin çoğunu izleyicisine sunmayı başaran, ele aldığı konu itibariyle kaçınılmaz olarak senaryo boşlukları barındırsa da rahatça izlenen ve sinema tarhine geçmeye aday bazı sahneler içeren (örneğin paralel zamanlı takip sahnesi) hoş bir film. İzlense iyi olur.