27 Şubat 2017 Pazartesi

Bir ihtimal daha vardı, felaket oldu...


Son birkaç aya damgasını vuran Oscar curcunası özellikle finalinde yaşanan duble saçmalıkla tarihe geçen bir törenle nihayet sona erdi ve elimizde En İyi Film ödülünden mahrum bırakılmış bir La La Land ve her fırsatta Trump'a laf sokayım derken onun sığ tweet'lerinde alay konusu olmaya aday bir Jimmy Kimmel kaldı.


Aslında çok da fena başlamamıştı tören, özellikle teknik daldaki ödüllerin farklı farklı filmlere gitmesi pek alışıldık olmasa da bana göre gayet hoştu. Kurgu ödülüyle ödül sayısını ilk ikileyenin Hacksaw Ridge olması, ikinci bir Hurt Locker faciası mı geliyor tarzında endişelere neden olsa da bir süre sonra La La Land'in ivmeyi arttırması her şeyin normalleşmeye başladığının göstergesi gibiydi.



Çok başarılı bir film olmasına karşın sadece ve sadece yönetmeni, Trump mağduru bir İran vatandaşı diye En İyi Yabancı Film seçilen The Salesman'in ödülünü bir kenara koyarsak törenin finaline kadar ciddi anlamda itiraz etmeye değer bir ödül dağılımı yoktu kısacası.

Ne var ki Casey Affleck ve Emma Stone'un beklenen ödüllerinin ardından La La Land'in olası galibiyetiyle yavaş yavaş uyumaya hazırlanan bünyem, önce En İyi Film ödülünü vermek için sahneye çıkan Warren Beatty'nin garip tavırları yüzünden bir anlığına endişeye kapılacak, daha sonra Faye Dunaway'in La La Land anonsuyla bir anlığına da olsa rahatlayacak ve fakat o an "kim lan bu herif" dediğim Jordan Horowitz'in ödülün aslında Moonlight'a ait olduğunu ilan etmesiyle gün boyunca devam edecek bir huzursuzluğa sürüklenecekti.


Peki her türlü ayrımcılığa karşı yapılmış bir manifesto niteliği taşıyan Moonlight'ın zaferi neden beni bu kadar rahatsız etti. Bunun başlıca nedeni, tahmin yazımda da belirttiğim gibi Moonlight'ın doğru zamanda doğru yerde çekilmiş bir film olması. Tam da ABD'de azınlık haklarının özel bir hassasiyet yarattığı bir dönemde, yıllardır üzerine tonla çarpıcı film çekilen birkaç temayı bir araya getirip bunları sıra dışı estetik becerilerle beyazperdeye yansıtan Barry Jenkins'in çabası, bu anlamda ne yazık ki bana hiç samimi gelmedi. Başka bir olasılık da (ki dilerim doğru olan budur) onun başlangıçta iyi niyetli olan çabasının, farklı çevrelerce politik doğruculuğun sinemaya yansıtılması için bir fırsat olarak görülmesi ve film abartılı şekilde yüceltilerek dün geceki noktaya gelinmesi.

Diğer yandan büyük ödülü The Hurt Locker ya da Argo gibi filmler kazandığında "Oscar'lara politika karıştı" diye ağıt yakan bizzat içinde bulunduğum kitlenin şu an yaşadığı mutluluk, bana sürekli hakemlerden şikayet eden ancak hakem kendi lehlerine hata yapınca sus pus olan futbol adamlarını hatırlatıyor ne yazık ki. Mesaj kaygısı taşıyan bir sanat eserini ölümsüz kılan, mesajın hangi politik ortamda verildiğinden ziyade bu mesajın ne kadar kuvvetli olduğudur bana göre. Bir başka deyişle asıl önemli olan, yola belli koşullardan dolayı bir mesaj verme amacıyla çıkan bir sanat eserinin bu mesajı bir şekilde vermesi değil ne şekilde verdiğidir. Bu bağlamda mesajını göreceli olarak zayıf bir şekilde iletiyor da olsa bunu uygun siyasi ortamda veren bir filmin ödüllendirilmesi, kimse kusura bakmasın ama futbol sahalarında bolca gördüğümüz eyyamın bir başka çeşididir. Moonlight gibi daha evvelden başkalarının adeta haykırdığı doğruları mırıldanırcasına söyleyen bir filmin, La La Land gibi suya sabuna dokunmasa da bundan onlarca yıl sonra da zevkle izlenecek evrensel bir yapıta tercih edilmesinin adı da hadi eyyam da demeyelim ama en azından tıpkı The Salesman örneğindeki gibi pozitif ayrımcılıktır.

23 Şubat 2017 Perşembe

2017 Oscar Tahminleri


Golden Globe, BAFTA, Screen Actors Guild derken çoğunluğun burun kıvırdığı ama her nedense ertesi gün boyunca uykusuz kalma pahasına izlemekten geri kalamadığı o meşhur geceye artık sayılı saatler kaldı. Geçen sene öncülüğünü Hollywood'un en gereksiz ve yeteneksiz insanlarından Jada Pinkett Smith'in yaptığı ırkçılık suçlamaları nedeniyle siyahi adaylıklarda bu kez de pozitif ayrımcılığın yaşandığı bu yıl, En İyi Yabancı Film ve En İyi Animasyon dalları adaylıklarında hoş sürprizler de barındırmıyor değil.

Peki 2017'de başlıca kategorilerdeki Oscar ödüllerini kim kazanır ve aslında kim kazanmalı, teknik dallara pek fazla bulaşmadan buyrun bir göz atalım:

En İyi Animasyon:


Bu daldaki adaylardan Zootopia ve Moana teknik anlamda kusursuz filmler ancak Moana'nın sorunu, anne-babalarından her yıl farklı bir prensesle ilgili her türlü ıvır zıvırı talep eden 4-8 yaş arası Nehirsu'ları hedef aldığını bas bas bağırması. Bu ikisi kadar cafcaflı olmasa da yine de merakla izlenen Kubo'nun geçtiğimiz günlerde kazandığı BAFTA'yla sürpriz yapma hakkını savdığını var sayarsak elimizde daha önce Kısa Animasyon Filmi dalında Oscar kazanmış Michael Dudok de Wit'in naif hikayesi La Tortue Rouge kalıyor. Oscar gibi bol gürültülü bir törende adaylık kazanması bile büyük bir olay sayılabilecek bu diyalogsuz yapım, her ne kadar gerçek sinefiller için bir hazine de olsa, dev stüdyoların milyon dolarlık canavarlarıyla boy ölçüşebilmek için fazla gösterişsiz ne yazık ki.  

Kim Kazanır: Zootopia
Kim Kazanmalı: Zootopia


En İyi Yabancı Film:



2017'nin en kaliteli filmlerle dolu kategorisine hoş geldiniz. Toni Erdmann'ın domine ettiği bu dalda Land of Mine ve The Salesman gibi başyapıtlar ve A Man Called Ove gibi sakin ama çok sağlam bir İsveç filmi de bulunuyor. Akademi üyelerinin, Trump'ın seçilmesiyle yeni yeni düşmanlar yaratma uğraşındaki Amerikan dış politikasının başlıca hedeflerinden İran'la ilgili günah çıkarma ve bu abuk politikalar yüzünden törene katılamayacak olan Asghar Farhadi'yi onore etme gibi bir amaç gütmedikleri sürece The Salesman'in Toni Erdmann'a rakip olması zor görünüyor. Senaryosunun tüm orijinalliğine rağmen insanların artık İkinci Dünya Savaşı öykülerinden bıkmaya başlamasından kaynaklı bir ilgisizliğe mahkum olan Land of Mine'ın da pek şansının olmadığını düşünürsek, Yabancı Film Dalının galibi şimdiden belli diyebiliriz.

Kim Kazanır: Toni Erdmann
Kim Kazanmalı: Toni Erdmann  


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:


2016'da vasat bir filmin iyi oyuncusu olarak parıldayan (ve bugün adını kimsenin hatırlamadığı) Mark Rylance'ın kucakladığı bu ödül, bu yıl yukarıda bahsettiğim pozitif ayrımcılığın sonucu büyük ihtimalle Moonlight'ın ilk yarım saatinde görünen Mahershala Ali'ye gidecek. Yanlış anlaşılmasın, The 4400'da kendisine (ya da daha çok canlandırdığı karaktere) uyuz olmuş olsam da son dönemde özellikle House of Cards'daki performansıyla takdir ettiğim Mahir Bey, Moonlight'da asla başarısız bir oyunculuk sergilemiyor. Ancak adaylar arasında bulunan Jeff Bridges, Michael Shannon ve hatta Lucas Hedges ve bulunmayan André Holland, Alex R.Hibbert ve Aaron Taylor-Johnson'ın performanslarıyla kıyaslarsak Moonlight'ın Juan'ının babacan tavırlarıyla içimizi burkmaktan başka neyi başardığını anlamak bir hayli güç gerçekten...

Kim Kazanır: Mahershala Ali (Moonlight)
Kim Kazanmalı: Jeff Bridges (Hell or High Water)


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:


Anlamsız adaylıklarla dolu bu dalın en dikkat çeken isimleri Viola Davis ve Michelle Williams. Daha önce üç Oscar'a üç kez aday olan Williams ve iki adaylığı bulunan Davis arasındaki rekabetin kazananı ise bu yılki rüzgarın da katkısıyla büyük ihtimalle Davis olacak. Henüz birkaç yıl önce Oscar kazanan Octavia Spencer ve aday olmasına anlam veremediğim Naomie Harris'in geceden eli boş dönecek isimler arasında yer almaları kesin gibi.

Kim Kazanır: Viola Davis (Fences)
Kim Kazanmalı: (Sırf geçen yıl gereksiz yere polemik yaratanlar sesini kessin diye) Viola Davis


En İyi Özgün Senaryo:


20th Century Women'ı henüz izlememiş olsam da bu kategorideki diğer filmlere söyleyecek lafım yok. Ödülü kazanması muhtemel filmlerden La La Land ve Manchester By The Sea bilindik hikayeleri farklı bakış açılarıyla anlatan sağlam yapımlar. Hell or High Water da klasik hırsız polis kovalamacasını eğlenceli diyaloglarla süslüyor. Tüm bu fimler arasında En "Orijinal" Özgün senaryoya sahip The Lobster ise bana göre bu kategorinin doğal galibi olsa da La La Land fırtınasına karşı koyacak kadar kuvvetli değil maalesef.

Kim Kazanır: La La Land
Kim Kazanmalı: The Lobster


En İyi Uyarlama Senaryo:

Screener'larla aramın yaklaşık 10 yıl önce bozulması nedeniyle bu kategoriden yalnızca Moonlight ve Arrival'ı izlediğimi itiraf etmeliyim. Buna karşın bu ödülü -yine o meşhur rüzgarın da katkısıyla- yılın en overrated filmlerinden Moonlight'ın kazanacağını tahmin etmek zor değil.  Filmekiminde izledikten sonra çok etkilendiğim ama bu etkinin gün geçtikçe azalıp şu günlerde kaybolmaya yüz tuttuğu Arrival ise aday olduğu sekiz kategori içinden ancak teknik alanlarda bir şeyler toparlayabilir gibi görünüyor. 

Kim Kazanır: Moonlight
Kim Kazanmalı: Moonlight kazanmamalı


En İyi Yönetmen:

Genelde her Oscar töreni belli bir kategoriden sonra bir filme doğru eğilim göstermeye başlar ve o film tüm esaslı dallardaki ödülleri toplar. Bu yıl bu filmin La La Land olacağı varsayılsa da politik anlamda doğru zamanda doğru yerde pörtlemiş Moonlight'ın da bir sürpriz yapma olasılığını yok saymamak gerekir. Bu bakış açısıyla Damien Chazelle'in şu an parmaklarıyla dokunmakta olduğu heykelciği Barry Jenkins'in elinde görürsek şaşırmayalım.

Kim Kazanır: Damien Chazelle (La La Land)
Kim Kazanmalı: Damien Chazelle (La La Land)


En İyi Erkek Oyuncu:


Absürd adaylıklardan oluşan bir kategoriyle daha karşı karşıyayız. Hadi Denzel Washington siyahi kontenjanından girdi bunu anladım da Loving'deki Joel Edgerton ya da Paterson'daki Adam Driver dururken Viggo Mortensen'ın burada işi ne? Senaryosunun barındırdığı çelişkilere rağmen büyük bir kitle tarafından yere göre sığdırılamayan Captain Fantastic'i unutmadık demenin Akademicesi gibi bir şey mi bu? Bu saçmalığı bir kenara bırakırsak Andrew Garfield'in Hacksaw Ridge'deki oyunculuğuyla ilgili filmin ilk yarım saatinde yaşadığım sorunlar sonlara doğru çözülmüş olsa da kendisinin bu saftirik kahraman rolüyle Oscar'a ulaşması bayağı zor. Bu dalın en iddialı isimleri Ryan "Cool" Gosling ve Casey "Mıymıy" Affleck'in performansları arasından ise Akademi üyelerinin tercihi muhtemelen Casey Affleck yönünde olacak.

Kim Kazanır: Casey Affleck (Manchester by the Sea)
Kim Kazanmalı: Casey Affleck (Manchester by the Sea)


En İyi Kadın Oyuncu:


En İyi Erkek Oyuncu kategorisinin aksine tüm adayların dört dörtlük işler çıkardığı bu dalda yarış, Emma Stone ile Natalie Portman arasında geçecek gibi görünüyor. Meryl Streep, Ruth Negga ve de özellikle Isabelle Huppert'in törenden eli boş dönecek olması ise hepimizi derinden yaralayacak. Akademinin, La La Land'de son derece sempatik bulduğum Stone ile henüz otuz altı yaşında bir Oscar'ı iki de adaylığı bulunan Portman arasındaki tercihi ise bana sanki Stone'dan yana olacak gibi geliyor. 

Kim Kazanır: Emma Stone (La La Land)
Kim Kazanmalı: Natalie Portman (Jackie)


En İyi Film:


Geldik son yılların en fazla sürpriz potansiyeli içeren kategorisine(ee). Törenin az önce bahsettiğim eğilimi ne yönde olur bilinmez ama birçoklarının öngörüsü bu yılın La La Land yılı olacağı şeklinde. Aslında dünyanın her geçen gün yeni bir olumsuz haberle sarsıldığı böyle bir dönemde insanları sinemadan çıktıktan sonra gerçekten mutlu hissettiren ve benim gibi azılı müzikal düşmanlarının bile kalbini çalmayı başaran bu filmin büyük ödülü de götürmesi ne sürpriz ne de haksızlık olur. Buradaki asıl endişem, -bunu yazarken sağdan soldan kafama düşen beş yıldızlar yüzünden acı çeksem de- içerdiği politik anlamda doğru mesajlar nedeniyle gereksiz derecede abartıldığına inandığım Moonlight'ın bir sürpriz yapması. Evet, bu mesajların hiç biri yersiz ya da gereksiz değil ama bunları Moonlight'tan çok daha sarsıcı şekilde aktaran birçok film izledik şimdiye kadar. Barry Jenkins'in filminin görsel ve işitsel anlamdaki büyüleyiciliği, senaryosundaki zayıflıkların göz ardı edilmesine neden olmaz umarım... 


Kim Kazanır: La La Land
Kim Kazanmalı: La La Land



1 Şubat 2017 Çarşamba

What !f?

Bu yıl 16'ıncısı düzenlenecek olan !f Film Festivali programı geçtiğimiz hafta açıklandı. Program, birçokları tarafından her sene olduğu gibi ayılıp bayılarak karşılansa da bu yıl benim için küçük çaplı bir hayal kırıklığı oldu ne yazık ki. Bu hayal kırıklığının başlıca sebebi ise filmlerin kalitesindeki düşüşten çok gösterime giren çoğu yapımın güncelliğini yitirmiş olmasıydı açıkçası...

Sıradan bir izleyicinin bir film festivalinden en önemli beklentileri çeşitlilik ve kalite olsa da artık istediği filme istediği zaman ulaşan gerçek sinefiller için yurtdışı gündemini anı anına takip edebilmek de büyük önem taşıyor. Her ne kadar etikliği (ve belki de yasallığı) tartışma konusu da olsa, Oscar adaylarını birkaç hafta sonra çıkacak kaliteli sürümlerini dahi bekleyemeden uyduruk DVD Screener'lar aracılığıyla izlemekten geri kalamayan bir kesim için, yurtdışında DVD & BluRay'leri aylar önce piyasaya çıkmış filmleri festivalde izlemek ne kadar çekici olabilir?


Elbette bazı filmlerin (örn. Moonlight) sinemada izlenmesi farklı bir etki yaratacaktır ancak Sausage Party ya da Everybody Wants Some!! gibi eğlencelikleri ev ortamında çoktan izlemiş bir kitle varken, bunları üstelik "Galalar" bölümünde yayınlamak ne kadar mantıklı? Planetarium, Welcome to Norway ve Buster's Mal Heart gibi şu ana dek çok da olumlu eleştiriler almamış filmlerin bu bölümde gösterilmesi de bir başka negatif nokta kuşkusuz.


Her sene birbirinden ilginç filmlerin çıktığı "Oyun" bölümünde de durum pek farklı değil. Aloys, The Fits ve Morris from America gibi filmler birçok sinemasever tarafından çoktan tüketildi. Öte yandan bu bölümün en ilginç filmi The Love Witch'in BluRay'i yurtdışında birkaç hafta içinde satışa sunulacak. Bu bakış açısıyla "Oyun"'un en ilgi çekici parçaları, Zoologiya ve Jatten olarak görünüyor.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen festivalin benim için her yıl en heyecan verici bölümü olan "Karanlık & Köşeli", geçmiş yıllar kadar olmasa da rağmen bu yılın da en ilginç programına sahip. Sundance'teki ik gösteriminin üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçmiş The Eyes of My Mother'ı saymazsak, The Transfiguration ve Prevenge kendi adıma kaçırmamaya çalışacağım filmler olacak (Tabi Prevenge'in Avrupa yakasında yalnızca bir Pazar günü saat 13:00'te gösterilecek olması engelini aşabilirsem).


Neticede, evet diğer festivaller arasında !f'in yeri bambaşka ve birçok sinemasever belgesel, kült film ve hatta Gala gösterimlerinde kendilerine uygun pek çok filmi izleme imkanı bulacak ancak organizasyonu yapanlardan ricam, önümüzdeki sene sabırsız izleyicilerini de biraz daha düşünüp programda güncel filmlere biraz daha fazla yer vermeleri...

"Peki bu kadar şikayet ettin, hangi filmleri izlemek isterdin?" diyen olursa da buyursunlar, aşağıda kısa bir liste yaptım onlar için...

- Endless Poetry (Alejandro Jodorowsky)
- The Young Offenders (Peter Foott)
- Réparer les vivants (Katell Quillévéré)
- Your Name (Makoto Shinkai)
- The Belko Experiment (Greg McLean)
- Le fils de Joseph (Eugène Green)
- Harmonium (Koji Fukada)
- La fille de Brest (Emmanuelle Bercot)
- Tenemos la carne (Emiliano Rocha Minter)
- Creepy (Kiyoshi Kurosawa)




30 Ocak 2017 Pazartesi

Christine



Yapım Yılı: 2016
Yönetmen: Antonio Campos
Oyuncular: Rebecca Hall, Michael C. Hall, Tracy Letts, Maria Dizzia

Yetmişli yıllarda geçen gerçek bir olayı konu alsa da, izleyicinin günümüz iş dünyasıyla birçok açıdan paralellik kurabileceği bir film Christine. Reyting için kan ve şiddet isteyen televizyon müdürünün yerine, elemalarına gerçekçi olmayan hedefler koyup bunlara ulaşamadıklarında da zaten ilk baştan beri kafasında olan kişiyi terfi ettiren üst düzey bir beyaz yakalıyı de koyabiliriz pekala. Bu yönüyle aslında gayet de güncel olarak değerlendirilebilecek bu hikayeye, Rebecca Hall'un ustalık dolu performansı da eklenince, karşımıza son derece sürükleyici bir film çıkıyor. Yönetmenin, yaşananlardan haberdar olan izleyicinin film boyunca beklediği o şok edici sahneyi fazla dramatize etmeden olanca doğallığıyla aktarması da takdire şayan... (3.5/5)

11 Nisan 2014 Cuma

2014 Oscar Tahminleri


Bu yıl 86’ıncısı düzenlenecek olan Oscar ödül törenine birkaç gün kala, adaylık kazanan tüm filmleri izleyip tahmin yapma telaşı son hızla devam ediyor. Geçmiş yıllardan farklı olarak özellikle “En iyi film” dalında kıyasıya bir rekabetin yaşanması beklenirken, oyunculuk dallarında da sürprizlerle karşılaşmamız muhtemel.

En İyi Film:
“En İyi Film” dalının galibi son yıllarda törenden haftalar önce çoğu sinema meraklısı tarafından kolayca tahmin edilebiliyordu. Argo, The King’s Speech, The Artist ve The Hurt Locker gibi filmlerin gerek Oscar kokan kurguları gerekse dönemin politik atmosferine uygun yapıları sayesinde rakiplerinin arasından sıyrılmaları büyük sürpriz sayılmamıştı.  2013’ün global trendlerine uygun bir biçimde aralarında politik içerikli bir filmin yer almadığı bu yılın adayları ise daha çok gerçek yaşam öykülerini konu alıyor. Son birkaç senede olduğu gibi dokuz filmin yarıştığı kategoride, Steve McQueen’in 12 Years a Slave’i ve Alfonso Cuaron’un Gravity’si öne çıkan filmler. 12 Years a Slave çoğu eleştirmene göre bir adım önde görünse de, filmin çok da yeni bir şey söylemeyen öyküsü ve klişe karakterleri yüzünden önemli bir kesimin gönlü Gravity’den yana. Bu iki film dışında Scorsese’nin The Wolf of Wall Street ve David O.Russell’ın American Hustle’ı çarpıcı senaryoları ve muhteşem oyuncu performanslarına karşın klasik izleyici için “zor” filmler olmalarından ötürü büyük ödüle çok yakın durmuyorlar. Alexandre Payne’in Nebraska’sı, Jean-Marc Vallée’nin Dallas Buyers Club’ı ve Paul Greengrass’in Captain Phillips’i ise yine tek başına çok iyi filmler olmalarına karşın bu ödülü kazanması zor görünen diğer yapımlar.


En İyi Erkek Oyuncu:
Büyük bir rekabetin yaşanacağı bir diğer dal da kuşkusuz “En İyi Erkek Oyuncu” dalı. Son birkaç yıldır büyük bir çıkış içinde olan Matthew McConaughey ile oyuncu dalında dördüncü adaylığını alan Leonardo DiCaprio bu kategorinin favori isimleri. Öte yandan 12 Years A Slave’de çok iyi bir performans sergileyen Chiwetel Ejiofor ile tam 35 yıl aradan sonra ve belki de kariyerinde son kez Oscar adaylığı kazanan Bruce Dern’i de göz ardı etmemek gerekir.


En İyi Kadın Oyuncu:
Bu yılki törenin kimin kazanacağı hemen hemen belli olan tek kategorisi belki de “En İyi Kadın Oyuncu” kategorisi. Woody Allen’ın Blue Jasmine’inde unutulmaz bir oyun çıkaran Cate Blanchett büyük bir olasılıkla törenden ikinci Oscar heykelciğini alarak ayrılacak. Onu zorlamaya en yakın aday ise Gravity’de bize yıllar sonra iyi bir oyuncu olduğunu hatırlatan Sandra Bullock.   


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:
Yıllar sonra beyazperdeye Akademi üyelerinin hoşuna gitme şansı yüksek bir rolle dönen Jared Leto bu kategorinin favorisi. İlk oyunculuk deneyiminde son derece başarılı bir iş çıkaran Barkhad Abdi ve American Hustle’daki performansıyla büyük övgü toplayan Bradley Cooper bu dalda diğer iddialı isimleri. 12 Years A Slave’de bana göre klişe bir kötü adamı oynayan Michael Fassbender ile kendisi dâhil çoğu kimsenin neden aday olduğunu anlayamadığı Jonah Hill 2 Mart gecesi büyük ihtimalle rakiplerini alkışlamakla yetinecekler.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
Geçen yılın “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü sahibi Jennifer Lawrence ile 12 Years A Slave’de iç burkan bir performansa imza atan Lupita Nyong’o bu kategorideki şanslı isimler olarak göze çarpıyor. Lawrence’ın performansı çok başarılı bulunsa da daha geçen yıl ödül kazanması ve ödül almak için sahneye çıkarken yaşadığı talihsizlik nedeniyle(!) heykelciğin Fassbender’ın türlü işkencelerine göğüs geren Nyong’o’ya gitme olasılığı yüksek. Nebraska’nın bir diğer sevimli ihtiyarı June Squibb ile Blue Jasmine’de Cate Blanchett’ın yanında ezilmeyen Sally Hawkins ise adaylıkla yetinmek zorunda kalacak isimler.

En İyi Yönetmen:
Gravity’le sinema sanatında çığır açan bir yapıma imza atan Alfonso Cuaron bu ödüle ulaşamazsa biraz ayıp olur herhalde. Farklı bir yılda aday olsalar ödül kazanmaları muhtemel olan Alexandre Payne, Martin Scorsese ve David O.Russell ise sanıyorum gecenin şanssız isimleri arasında yer alacak yönetmenler.


En İyi Özgün Senaryo:
Spike Jonze’un Her’le “En İyi Film” ödülünü kazanması zor gibi ancak “En İyi Özgün Senaryo” dalında ödüle uzanarak teselli bulacak gibi görünüyor. American Hustle ile David O.Russell & Eric Warren Singer, Dallas Buyer Club ile de Craig Borton & Melisa Wallack ikilisi Jonze’u en fazla zorlayacak adaylar.

En İyi Uyarlama Senaryo:
Bu kategoriyle ilgili, 12 Years A Slave “En İyi Film” dalında Gravity’ye mağlup olsa bile uyarlama senaryo dalında Oscar’ı kimselere kaptırmayacak gibi bir izlenimin hâkim olduğu söylenebilir. Philomena ile Steve Coogan & Jeff Pope ikilisi ile Before Midnight’la yıllar sonra tekrar bir araya gelen Julie Delpy & Ethan Hawke & Richard Linklater üçlüsü ödüle yakın görünen diğer adaylar.

En İyi Yabancı Film:
Sürprizlere açık bir kategori de “En İyi Yabancı Film” kategorisi kuşku yok ki. Kazandığı onlarca ödüle rağmen adaylık dahi alamayan La Vie d’Adèle (Blue is the Warmest Color)’ın uğradığı haksızlık bir yana geçmiş senelerde ödüllerin hep umulmadık filmlere gittiği bu dalda gecenin galibinin kim olacağı büyük merak konusu. İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun La grande belleza (The Great Beauty) isimli filmi diğer adaylardan bir adım önce gibi görünse de gösterime girmelerinin ardından bir hayli zaman geçmiş olan Danimarka adayı Jagten (The Hunt) ile Belçika Adayı The Broken Circle Breakdown sürpriz yapma potansiyeli yüksek çok başarılı iki film olarak göze çarpıyor.


En İyi Animasyon:
Tahmincileri sık sık yanıltan dallardan biri de “En İyi Animasyon”. Bu dalda gecenin en şanslı filmi büyük bir gişe başarısına imza atan Frozen olarak görünürken Miyazaki’nin son başyapıtı The Wind Rises ile Fransa & Belçika ortak yapımı Ernest & Celestine kategorinin diğer iddialı yapımları. 

Tahminler:

En İyi Film: Gravity
En İyi Erkek Oyuncu: Matthew McConaughey
En İyi Kadın Oyuncu: Cate Blanchett
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Jared Leto
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Lupita Nyong’o
En İyi Yönetmen: Alfonso Cuaron
En İyi Özgün Senaryo: Her
En İyi Uyarlama Senaryo: 12 Years A Slave
En İyi Yabancı Film: The Great Beauty
En İyi Animasyon: Frozen


Bağımsız Sinemayla Dolu 11 Gün: !f 2014


Bu yıl on üçüncüsü düzenlenen If! Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nin programı geçtiğimiz günlerde açıklandı. 13 Şubat – 23 Şubat tarihleri arasında düzenlenecek festivalin programı bu yıl bir hayli zengin. Altın Küre Ödülleri ve Oscar adaylıklarında boy gösteren Amerikan bağımsız filmlerinden farklı ülkelere ait ödüllü belgesellere geniş bir yelpaze var karşımızda.

Festival bu yıl Keşif, Digiturk Galaları, !f Music, Oyun, Aşk & Başka Bi’Dünya, Gökkuşağı, Sanat Hayat İçindir, Ev, Karanlık & Köşeli, Kült, Özel Gösterimler, Sundance: Özel Çalışma ve Türkiye’den Kısalar gibi farklı alt bölümlere ayrılmış.

Aynı zamanda 15.000 dolar ödüllü uluslararası yarışmaya da dâhil olan filmlerinden oluşan Keşif bölümünün yıldızı daha önce kısa film ve belgesel çalışmalarıyla dikkat çeken Clio Barnard’ın 13 yaşındaki iki arkadaşın büyüme sancılarını anlatan Bencil Dev (The Selfish Giant) isimli filmi. Bunun yanı sıra İran’lı yönetmen Shahram Mokri’nin Balık ve Kedi (Mahi va Gorbeh) ve Kerkük doğumlu Hisham Zaman’ın Norveç yapımı filmi Kar Yağmadan Önce (Før snøen faller) bu bölümün keşfedilmeyi bekleyen diğer yapımları.


Festivalin en popüler filmlerden oluşan bölümü şüphesiz Digiturk Galaları. Daha önce 2014’ün iştah kabartan filmleri isimli yazıda bahsettiğim Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club), Rüzgâr Yükseliyor (The Wind Rises) ve İtiraf (Nymphomaniac)’ın yanı sıra James McAvoy’un tek başına sürüklediği Jon S.Baird’in çılgın filmi Pislik (Filth), Destin Cretton’un bol ödüllü filmi Short Term 12, geçen yılın en sıkı romantik komedisi Şu An Muhteşem (The Spectacular Now) ve 2010’da Submarine’le beğeni toplayan Richard Ayoade’ın Dostoyevski’nin aynı adlı romanından uyarladığı Jesse Eisenberg ve Mia Wasikowska’lı Öteki (The Double) bölümün diğer bombaları.  Bunların dışında 2000 yılında çektiği Sexy Beast’in başarısını bir türlü tekrarlayamayan Johathan Glazer’ın baş döndürücü bilim kurgusu Derinin Altında (Under The Skin), son filmleri hayal kırıklığı yaratsa da Reconstruction hatırına takip etmeye devam ettiğimiz Christoffer Boe’nin son filmi Sex, Drugs & Taxation, Wong Kar Wai’nin çektiği iki dalda Oscar adayı olan Büyük Usta (The Grandmaster) ve Michel Gondry’nin yenilikçi animasyon/belgeseli Is the Man Who Is Tall Happy?’nin de görülmeyi hak eden filmler olduğunu söyleyebilirim.



Oyun isimli bölümde Mark Cousins’ın Sinema ve Çocukların Hikayesi (A story of Children and Film) isimli belgeseli ile Benedikt Erlingsson’un katıldığı farklı festivallerden ödüllerle dönen komedisi Atlar ve İnsanlar (Hross i Oss) dikkat çeken yapımlar. Bunların yanında genç yönetmen Randy Moore’un Disneyland’ı ters yüz ettiği Escape from Tomorrow merak uyandıran bir başka film.


Bu yıl altı filmin yer aldığı Gökkuşağı Bölümü’nde Jeffrey Schwarz’ın John Waters filmlerinden tanıdığımız Divine’ın hayatını anlattığı I am Divine isimli belgesel ve 80’li yılların ortasında AIDS’in, henüz bu hastalık hakkında günümüzdeki kadar bilgi sahibi olmayan insanların ilişkileri üzerindeki etkisini anlatan Chris Mason Johnson filmi Test ilk bakışta göze çarpan yapımlar.  1978 yılında, darbe dönemi Brezilya’sında genç bir asker ve bir kabare sanatçısı arasındaki aşkı anlatan bol ödüllü Dövme (Tatuagem) ‘nin de bu bölümün ilgi çeken filmlerinden biri olduğunu ekleyeyim.

Korku ve gerilim filmlerini bir araya getiren Karanlık & Köşeli isimli bölümde 2007’de çektiği Murder Party ile belli bir hayran kitlesi edinen Jeremy Saulnier’nin İntikam (Blue Ruin)’ı ve ABC’s of Death 2’de de yer alacak yönetmenlerden biri olan E.L.Katz’ın çeşitli festivallerden ödülle dönen kanlı filmi Ucuz Heyecanlar (Cheap Thrills) gibi filmler yer alıyor. 2009 tarihli Amer’den hatırlayacağımız Hélène Cattet & Bruno Forzani ikilisinin yeni filmi Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi (L’étrange Couleur Des Larmes de Ton Corps) ise sürpriz yapmaya aday bir yapım olarak dikkat çekiyor.


Ağırlıklı olarak belgesellere yer verilen Aşk & Başka Bi’dünya ve Sanat Hayat İçindir bölümlerinde üç yapım öne çıkıyor: Zachary Heinzerling’in Oscar töreninde de boy gösterecek olan Genç Kız ve Boksör (Cutie and the Boxer)’ü, Jehane Noujaim’in yine Oscar’a aday gösterilen Mısır Devrimi hakkındaki belgeseli Meydan (Al Midan) ve Jason Osder’in Tribeca da dahil olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen çalışması Bırakın Yansın (Let It Burn). Bunlarla birlikte ünlü illüzyonist Teller’ın ressam Vermeer’ın tekniklerini anlamaya çalışan bir mucit ile ilgili BAFTA adayı belgeseli Tim’in Vermeer’i (Tim’s Vermeer) da ilgiyi hak eden başka bir yapım.


Görüldüğü gibi bu yıl da karşımızda oldukça yüklü bir içerik var ve tüm bu filmler arasından seçim yapmak elbette kolay değil ama adet olduğu üzere on filmlik bir “Bunları Kaçırmayın” listesi yapmak gerekirse -Under The Skin, The Spectecular Now ve I am Divine’ı liste dışı bırakmanın vicdan azabı eşliğinde- aşağıdaki filmleri sıralayabilirim:

Nymphomaniac
The Double
Short Term 12
The Square
Dallas Buyers Club
The Wind Rises
The Selfish Giant
 Test
Blue Ruin
Filth


Not: Festival içeriği ile ilgili detaylı bilgiye ve film programına http://www.ifistanbul.com/tr/filmler/index.asp adresinden ulaşabilirsiniz)

Online, ücretsiz ve legal: My French Film Festival



İnternetteki film ve dizi sitelerinin birer birer kapatıldığı, biz kullanıcıların ise her gün yeni bir yasakla karşı karşıya kaldığı şu günlerde Dünya üzerindeki ilk online film festivali olma özelliğini taşıyan My French Film Festival, 4.kez izleyicileriyle buluşmaya hazırlanıyor. Önemli firmaların sponsorluğunda ilk kez 2010 yılında düzenlenen, geçtiğimiz yıl ise Türk izleyicilerle de buluşan organizasyonda bu yıl on uzun metrajlı, on da kısa metrajlı film yer alıyor. 17 Ocak – 17 Şubat arasında http://www.myfrenchfilmfestival.com/tr/  sitesi üzerinden izlenebilecek filmler arasında en iyiler  yine izleyicilerin vereceği oylarla seçilecek.

Bu yılki festivalde yayınlanacak filmler içinde bence kaçırılmaması gerekenler ise aşağıdaki gibi;

J’enrage de son absence (Yokluğunda çıldırdım)
La Cérémonie(Seremoni) ve Est-Ouest (Doğu-Batı) gibi filmlerden hatırlayacağımız Fransız oyuncu Sandrine Bonnaire’in 2007’de çektiği ve otizmden muzdarip kızkardeşi Sabine’e odaklanan Elle s’appelle Sabine isimli belgeselden sonra ikinci yönetmenlik denemesi olan film, trafik kazasında oğlunu kaybeden bir adamın yıllar sonra karşılaştığı eski eşi ve onun yeni evliliğinden olan oğluyla olan biraz da takıntılı ilişkisini anlatıyor. Usta oyuncu William Hurt’e François Ozon’un Ricky’sinde oynayan Alexandra Lamy ve rol aldığı ilk filmde müthiş bir performans sergileyen küçük oyuncu Jalil Mehenni’nin eşlik ediyor. Filmin senaryosu ise yine Sandrine Bonnaire ve daha önce Un coeur en hiver (Ayazda bir Yürek) ve Confidences trop intimes gibi filmlerin senaryolarına imza atan Jérôme Tonnerre’e ait.


Augustine
19. yüzyılda yaşayan ve modern nörolojinin kurucusu sayılan Fransız bilim adamı Jean-Martin Charcot ile histeri üzerine yaptığı çalışmalarda denek olarak kullandığı 19 yaşındaki hastası Augustine arasındaki ilişkiden bir kesit sunan film, başrollere son dönem Fransız sinemasının en önemli erkek oyuncularından olan Vincent Lindon ve Spike Jonze’un Her’ünde de izleyeceğimiz şarkıcı/oyuncu Soko’yu taşıyor. Ağır temposu ve kasvetli atmosferine karşın başta Lindon ve Soko olmak üzere tüm oyuncu kadrosunun başarılı performansları sayesinde izlenmeyi hak eden filmin yönetmeni ve senaristi, ilk uzun metrajlı filmini çeken genç yönetmen Alice Winocour.

Le jour des corneilles (Kargaların Günü)
Bu yılki festivalin tek animasyon filmi olan Kargaların Günü, ormanda babasıyla birlikte herkesten izole bir hayat yaşayan küçük Courge’un bir gün ormanın dışında çıkmak zorunda kalması ve gittiği köyde tanıştığı yeni insanlar sayesinde hem Dünya’yı hem de kendi geçmişini keşfetmeye başlamasını konu alıyor.  İlk yönetmenlik denemesinde, bu en başta sıkıcı ve sıradan gibi görünen konuyu farklı unsurlarla süsleyip son derece sürükleyici bir hikâye haline getiren Jean-Christophe Dessaint, seslendirme kadrosunda Jean Reno, Isabelle Carré ve dublajın tamamlanmasının hemen ardından aramızdan ayrılan ünlü yönetmen Claude Chabrol’e yer vermiş.


Mobile Home (Seyyar Ev)
İşinden ve kız arkadaşından ayrıldıktan sonra ailesinin yaşadığı köye geri dönen ve burada arkadaşı Julien’le karşılaşıp geleceğe dair planlar yapan Simon’un bu yeni hayata ulaşmak adına çıktığı yolculukta başına gelenleri anlatan bu sempatik film, festivalde yer alan komedi-dramalar arasında en başarılısı bize göre.  İlk uzun metrajlı filmine imza atan François Pirot’nun yönetmenlik koltuğuna oturduğu yapımda başrolleri Hors les murs ve Et soudain tout le monde me manque gibi filmlerden hatırlayacağımız Guillaume Gouix ile daha önce Les saveurs du palais, Chacun sa nuit ve Dans ton sommeil gibi filmlerde rol alan Arthur Dupont paylaşıyor.


Festival kapsamında izleme şansı bulacağımız kısa filmler arasında ise Jean-Bernard Merlin’in Altın Ayı dahil birçok festivale konuk olan filmi La Fugue (Kaçış), Çeçenistan’daki savaştan döndükten sonra eski yaşamına adapte olmakta güçlük çeken bir Rus askerin yaşadıklarını konu alan Le Cri du Homard (Istakozun Çığlığı)  ve modellik yapan genç bir adam ile onun heykelini yapmaya çalışan yaşlı ve kör bir kadını konu alan Argile (Kil) en fazla dikkat çekenler.